Adaletin Keskin Kılıcı: Kral Arthur romanı, tarihin yoğunluğu arasında kalmış kişiliği edebiyatın içinde yeniden kurma çabasıdır. İdil’in kaleme aldığı kitap, yaşayıp yaşamadığı dahi tartışmalı olan Kral Arthur’u bir efsane kahramanı olmanın ötesine taşıyarak, onu yaşam içinde anlatmayıa çalışır. Eser, tarihsel bilginin eksik kaldığı noktaları edebi anlatıyla tamamlayan klasik bir tarih-edebiyat buluşması sunar.
Kral Arthur, hakkında en çok konuşulan ama en az şey bilinen krallardan biridir. Doğumu, soyu, hatta gerçekliği bile kesin değildir. Yazar bu belirsizliği bir eksiklik olarak değil, anlatının temel gücü olarak kullanır. Arthur’un 1102 de doğması, kâhin Merlin tarafından saklanması, Sir Ector’un yanında büyütülmesi ve gerçek kimliğini bilmeden yetişmesi, yalnızca bir kralın değil, bir kaderin inşa sürecini gösterir. Burada tarih, kesinlikten çok ihtimallerle ilerler; edebiyat ise bu ihtimalleri anlamlı bir bütün hâline getirir.
Kitap boyunca Arthur’un eğitimi, ahlaki gelişimi ve adalet anlayışı öne çıkar. “Yüce olmak için bedeninin değil, yüreğinin büyük olması gerekir” gibi ifadeler, metnin yalnızca olay anlatmakla yetinmediğini, aynı zamanda bir değerler sistemi kurduğunu gösterir. Bu sözler tarihsel bir belge değil; ama çağları aşan bir ahlak öğretisi olarak edebiyatın alanına girer. Yazar, Arthur’un kılıç kullanmadaki ustalığından çok, sabrı, erdemi ve adalet duygusunu vurgular. Böylece güç ile ahlak arasındaki denge sürekli sorgulanır.
Excalibur’un kayadan çıkarılması sahnesi, tarih ile mitin iç içe geçtiği en önemli noktalardan biridir. Bu sahne tarihsel olarak doğrulanamaz; fakat bir toplumun meşruiyet anlayışını yansıtır. Halkın Arthur’u kral olarak kabul etmesi, yalnızca kılıcı çekmesine değil, onun karakterine bağlanır. Lord Sagramore’un isyanı