"Adım Jude Duarte. 13 Kasım 2001’de doğdum. En sevdiğim renk yeşil. Sisli havayı, acıklı şarkıları ve çikolata kaplı üzümleri severim. Yüzme bilmem. Şimdi söyler misiniz, bunlardan hangisi yalan? Hiç yalan söyledim mi dersiniz? Çünkü yalanın en muhteşem yanı ayırt edilemeyişidir.”
"John! JOHN COFFEY! NEREDESİN KOCAOĞLAN? "
"Hal'in karısını kurtardın, benimkini neden kurtarmıyorsun? Neden Janice değil? NEDEN BENİM JANİCE'İM DEĞİL? "
Ben insanların ve meleklerin dilini konuşsam da söylediklerimde Sevgi olmadığı sürece
sesim borazanın zırlamasından, zillerin şangırdamasından farksız çıkar.
Muhammed bin Abdü’l-Vahhab’ın takipçileri tıpkı 17. yüzyılda İngiltere’deki Püriten muadilleri gibi metne bağlı literalistlerdi. Doğrudan peygambere indirilmiş ve aslını korumuş olduğuna inandıkları Kuran’ın yazılı metninden herhangi bir ödün verilemezdi. Öte yandan İbn Abdü’l-Vahhab kutsal metnin insanların tüm sorularına açık cevaplar vermediğini kabul ediyordu. Bu gibi durumlarda, mümin metnin inancın en temelde yatan prensipler açısından neyi savunduğunu anlamaya çalışmalı ve onu karşı karşıya olduğu meseleye tatbik etmeliydi. İslam hukukunda, bu çeşit bireysel muhakemenin kullanılması içtihat olarak biliniyordu. Sünni İslam’da hukuk âlimleri 13. yüzyılda bu pratiğin kurulu sosyal ve siyasi düzen için çok tehlikeli olduğu ve bu nedenle terk edilmesi gerektiği konusunda uzlaşmışlardı. Şiiler arasında içtihat, yanlış kullanılması durumunda insanları tehlikeli sapkınlığa düşürme riski taşıdığı için müçtehitler olarak bilinen ulema arasındaki en tahsilli birkaç kişiyle sınırlandırılmıştı. Buna mukabil, Muhammed ibn Abdü’l-Vahhab içtihadın bilgili kişiler tarafından kısıtlı bir şekilde kullanımının İslami pratiğe yüzyıllar boyunca Kuran ve hadislerce meşrulaştırılamayan ilaveler tercih edilebilir olduğunu yazmıştır. İbn Abdü’l-Vahhab’ın, Sufi pratiklerinin aşırılıklarını kınama ve Müslüman hukukunda içtihat prensibinin tekrar gündeme getirilmesi konusundaki önemli çağrı yapan eserleri Müslüman âlimler arasında destek buldu. Aynı şey İbn Abdü’l-Vahhab’ın 1792’deki ölümünün ardından takipçilerinin yaptığı ve gelecek bölümde bahsedilecek olan şiddet eylemleri için söylenemez.
Eğer cuma namazının ikinci rekâtının rükûsundan sonra, meselä; sücûdda veya teşehhüdde imama yetişirse, cuma namazına niyet ederek imama uyar ve imam selâm verdikten sonra kalkıp dört rekât olarak öğle namazını kılar. Demek ki bu hâlde cuma namazına niyet getirilir, fakat öğle namazı kılınır.
Nitekim Peygamberimiz (s.a.v) şöyle buyurmuştur: "Cuma namazının bir rekâtına yetişen kimse, bir rekât daha kılıp namazını tamamlasın. İki rekâtı da kaçıran kimse (öğle namazı olarak), dört rekât kılsın." (253)
(253) Dârekutnî: 2/13