YENİ DİN ÂLİM(!)LERİNİN CEHALETİ...
(...) Yeni din âlim(!)lerini görmemize yol açmış olan mevzudur. […] Yalnız itirazı baştan aşağıya okudum da, olmamış… Din âlimliğiyle kültür fukaralığı birlikte olunca, ortaya böyle istenmeyen sonuçlar çıkabiliyor… Maalesef zamanımızda çok arttı bu türden insanlar: En basit bir kültürel meseleden habersiz, ama baktın mı din âlimi… Bir gün inkılâb yaparsak, bunu tamamen yasaklayacağız. Din âlimi dediğin aydın olacak… Öyle sesini çirkinleştirerek, kasarak, boğuntulu konuşan vaizleri de inşaat işlerine süreceğiz; orada türkü söyleyip seslerini açarlarsa görevlerine dönebilirler… Din ve cahillik, din ve çirkinlik, bizim dünyamızda asla bir araya gelmeyecek iki zıt şey olacak… Şimdi bu arkadaş, mevzunun farkında mı, değil mi?.. Farkında olduğu hâlde mi bunu yapıyor, tam da emin olamadım. Baştan bakıyorsun, işte “görmekle olsaydı Ebu Cehil de sahabî olurdu” diyor… Anlıyorsun ki, Sahabînin ne olduğunu bilmiyor… Alt satırında -aslında- bildiğini gösteriyor: Sahabî dost demek, arkadaş demek falan diyor… E tamam diyorsun… Sonra yine dememiş gibi, bilmezmiş gibi, o adam öyle dedi, bu adam böyle dedi, devam ediyor… Bakın; sahabî, sohbet’ten gelir… O’nun sohbetinde bulunan… Sohbet, daima kelimeyle değil, bazen nazarla da olur… Buna nazaran; O’na imân ettiği hâlde, dünya gözüyle O’nu bir defa görmüş veya O’nun tarafından bir defa görülmüş herkes “sahabî” sayılmıştır… Şimdi burada Ebu Cehil‘in, Ebu Leheb‘in, falancanın, filâncanın yeri yok… O’na imân etme şartı var… **Bu imân, din nazarında o kadar büyüktür ki, sadece O’na imân etmiş, ama getirdiği din hakkında hiçbir şey bilmeyen bir kişi (ümmî) kurtulur da, imân ettikten sonra akıl ve fikir keşmekeşleri içinde O’nun öğrettiğinden ayrı bir yola giden kurtulamaz… Bakın, bunları bilmeden, din üzerinde
SAHÂBÎLERİN ROLÜ VE MÂNÂSI -“Peygamber Halkası” -II-, 13 Nisan 2013, Çarpıcı Kitap·Kitabı okuyor
Sahabîler
Nasıl Bir İslam??
Şu son yüzyılda adına İslamcı deyip ortaya çıkanlar nasıl bir İslam ortaya koyacaklardı acaba? Dört hak mezhep olmasaydı böyle binlerce konuşan arasında Müslümanlar neye inanıp ne şekilde ibadet edeceklerini, nasıl bileceklerdi. Bu Ankara ilahiyattan yetişip Profesör olanlar yetmiş beş yıldır daha imanın şartlarında anlaşamadılar. Bunlar nerede birleşeceklerdi? 1400 senedir dünyanın her yerindeki Müslümanlar, İslam'ı doğru bir şekilde yaşamaya devam ediyorlar. Aslında bu mezhepsizler Müslümanları doğru yoldan saptırıp bölük pörçük etmenin hesabı içindeler.
Sayfa 159·Kitabı okuyor
Din
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Müt'a; Şiîlere göre câiz ise de 4 ehl-i sünnet mezhebine göre câiz değildir. Peygamberimiz tarafından, Hayber Fethi sırasında câiz olmadığı söylenmiş ve yasaklanmıştır. Şimdi gelelim, KUR'AN YOLU tefsirinin mut'a hakkındaki hükmüne: "...zina büyük bir günah ve suç kabul edilerek şiddetle yasaklandığından, devamlı evlilik kurma imkânından mahrum bulunan, fakat cinsî tatmin ihtiyacı içinde bunalıma düşen müminler için, böyle bir zarurete dayalı olarak mut'a nikahına izin verildiği ve bunun da istisnâî olduğu anlaşılmaktadır." (1. baskı, C: 2, s: 34) Değerli okuyucu! Dikkat ederseniz, cümlenin sonunda sadece "zarurete dayalı olarak müt'a nikâhına ruhsat verildiği... anlaşılmak tadır" denilmekte fakat "İslam âlimleri zarurete dayalı olarak müt'a nikâhına ruhsat/izin veriyor" denilememek tedir. Çünkü İslam âlimleri tarafından verilen böyle bir ruhsat yoktur Onun için, bu satırı yazan her kimse, "anlaşılmaktadır" derken sadece kendi kanaatını ortaya koymuş olmaktadırlar. Aslında bu, kanaat ortaya koymak da değil, İslâmın 1400 senelik hükmünü ayaklar altına almaktır.
Şayet medeniyet görmek istiyorsak yü-zümüzü 1400 yıl öncesine çevirip Asr-ı saâdet'e ve sonrasında onun çizdiği güzergâhta yürüyenlere çevirmemiz gerekiyor. İlimde, fikirde, sanatta, edebiyatta ve mimaride asırlar önce ortaya konulanların seviyesine bugün bile ulaşamamış olmak, sözünü ettiğimiz medeniyetin ve onu hayata geçirenlerin ne kadar büyük olduklarını gösteriyor. Tarif etmemiz gerekirse tam olarak ve en küçük bir şüpheye mahal bırakmaksızın buna vakıf medeniyeti demeliyiz. Çünkü en önemli özelliği paylaşma ve dayanışma olan bir medeniyet, vakıf medeniyeti kavramından başka şekilde tanımlanamaz. Yalnızca insanların değil tüm can-lıların mutluluğunu gaye edinen vakıf sistemi, medeniyetimizin mayasıdır. Öyle bir maya ki asırlar geçse bile etkisini asla yitirmedi. Dahası gündelik hayatta, sosyolojik meselelerde ve artık uluslar ötesi hale gelen problemlerin çözümü için dimdik ayakta.
Kuran’ın, bugünün modern bilimlerince yeni öğrenilen bilgileri 1400 yıl önceden söylediğini kitabımızda göreceğiz.
Sayfa 13 - İstanbul Yayınevi·Kitabı okuyacak
Alıntı
1300-1600 arası dönemde Anadolu, ürünlerini yalnızca Balkanlar'a ve Karadeniz'in kuzeyine değil, Batı ülkelerine de ihraç eden yaygın bir tekstil üretim bölgesiydi. Türkiye'de üretilen pahalı kemhalar ve sof kumaşı, Rus çarlarının ve boyarlarının, İtalyan ve Fransız prens ve prenseslerinin ve İsveç piskoposlarının da aralarında bulunduğu Avrupalı seçkinlerden büyük ilgi gören lüks tekstil ürünleriydi. Bugün en büyük Bursa kemha koleksiyonlarından biri Moskova'dadır. 1400-1600 arası dönemde ise, yalnızca lüks ipekliler değil, Fransa ve İtalya'da boucassin ya da bocassino diye bilinen ince pamuklular da Türkiye'den yapılan ithalat listesinde yer alıyordu. Türkiye'den Kefe, Akkerman ve Buda'ya ihraç edilen ürünler arasında, ucuz bir pamuklu türü olan kirbas gibi daha sıradan dokumalar da vardı. Çeşitli renklerde Ankara sofları Avrupa'da en çok aranan lüks kumaştı. Saraya ve Avrupa'ya geniş ihracat yapan Bursa ipekli sanayiinde 16. yüzyıl başlarında 1.000 kadar tezgâh faaliyette idi. Bundan başka, Aksaray, Gördes, Kula, Uşak halıları da Avrupa, Mısır ve Asya'da aranan lüks mallardı. Denizli, Borlu, Isparta, Karaman, Tire, Menemen, Çorum, Tokat ve Kastamonu'da üretilen çok çeşitli pamuklu kumaşlar, Osmanlı İmparatorluğu'nun her yerine gönderilmekteydi. Kısacası, Avrupa'nın makine ürünü dokumalarının Türk ürünlerini pa-zarlardan sürüp çıkardığı 19. yüzyıla kadar, Anadolu, dünyanın önemli tekstil üretim merkezlerinden biriydi.
Sayfa 303 - İş Bankası Kültür Yayınları·Kitabı okudu
Tarih