Vali, kaymakam, Saylav, Bakan olacakları, müdürleri, müdür olacakları işçi ve köylünün denetimi altında 18:20 aylık kurslardan geçireceksin! Vereceksin ellerine sabanı sürecekler, vereceksin orağı biçecekler. Ondan sonra, yükle şu buğdayı eşeğe, pazarda sat gel diyeceksin. Eşeğin sıpasını köyde bırakacaksın. Eşek yıkılacak yolda, çamura çökecek. Yeniden yükleyecek. Kimse yardım etmeyecek. Bunu yapamayan, devlet gemisinde ne duman tutabilir, ne kürek çekebilir. Sınayacaksın ki başımızdakilerden kaçı bu sınavı kazanabilir? Milleti yönetecek olan, yöntemi milletten belleyecek. Buna candan, yürekten, hem de çok eskiden beri inanıyorum, gene de inanacagim!
Sayfa 326·Kitabı okuyor
Alice Harikalar Diyarı'nda isimli masaldaki Çılgın Şapkacı' yı bilir misiniz? Bu karakter tarihsel bir temele dayanır. 18. yüzyıldan 20. yüyzyılon ortalarına kadar şapkacılar, tavşanların ve diğer küçük hayvanların kürkünü çıkarabilmek için bir cıva çeşidi kullanırlardı ve keçe yapımı sürecinde bu cıva havaya salınırdı. Bu şapkacıların hafıza kaybı, depresyon, uykusuzluk, titreme, alınganlık ve aşırı sosyal fobi gibi 'çılgınlıkları' aslında cıva zehirlenmesiydi.
Sayfa 161
Reklam
Sözlük
Ömer Hayyam denince; soran, araştıran ve öğrenme isteğiyle yanıp tutuşan bir halk adamı canlanıyor gözümde. Hayyam; hem matematikçi, hem felsefeci, hem de şairdi. Hayyam'ın ve bu üçünün de (bilim, akıl ve sanatın da) amacı bence şuydu: İnsanlık için yaşamı daha güzel, daha kolay ve daha yalın duruma getirmek. Bu nedenle de; Hayyam'ın, şiirlerinde ağdalı, ağır ve anlaşılmaz bir dil kullandığına inanmadığım için; rubailerini Türkçe yeniden yazarken, anlaşılır, rahat ve çok yalın bir dil kullandım. Bu sözlükte, (bu külliyata, kitaplardaki rubailerin yalnızca birinci dizeleri veya ilk beş sözcükleri alındığı için) incelenen 18 kaynak kitaptaki rubailerin herhangi bir yerinde veya bu külliyatta Türkçe yeniden yazılan rubailerde geçen adların, yerlerin, konu ve olayların çok kısa birer açıklamasını ve sözcüklerin geçtiği ilgili rubai nolarını bulacaksınız.
Osmanlılar, öteden beri önemli şehirlerde pâdişahın otoritesini yürütmek, şehri ve yerel düzeni korumak üzere yeniçeri garnizonları (büyük şehirlerde 500-600 kişi) yerleştirirlerdi. Yeniçeri gibi kapıkulu süvarileri de ülkede yayılmış bulundukları için, bunların başında her bölgede kethüdayeri adı verilen bir komutan bulunurdu. Bunlar, oradaki beylerbeyine veya sancak beyine bağlı değildi. Padişah kulu olarak onların birçok mâlî, kazaî ayrıcalıkları vardı. Kanunî döneminde şehzâde ayaklanmalarından sonra yeniçeri ve sipahiler, özellikle Anadolu şehirlerinde daha çok yayıldılar. Onların ayrıcalıklarını paylaşmak isteyen yerli askerî gruplar, aralarına giremedikleri zaman onlara karşı uğraşıya başladılar. İşte birçok şehirde bu kapıkulu kumandanları, yerli âyân ve ulema ile birleşerek o yerde gerçek otoriteyi ellerine geçirdiler. Beylerbeyi ve adamlarına karşı gerçekten özerk, serbest yönetimler kurdular ve merkezden kopardıkları unvan ve ayrıcalıklarla bu özerkliği meşrû ve kanûnî bir hale getirdiler. Yeniçeriler, Kuzey-Afrika vilayetleri, Bagdad gibi uzak eyâletlerde gerçekten bağımsız oligarşik yönetimler bile kurdular. Bosna gibi sınır vilâyetlerinde eski zaimler, kapetanlar âyân ile birleşerek muhtar yönetimler oluşturdular ve bunun için sultanın şehre vermiş olduğu eski vergi bağışıklık belgelerinden yararlandılar. Aynı zamanda, Anadolu ve Rumeli'nin birçok şehrinde yeniçeri ve sipahi başbuğları, iltizam ve mukataʻalar satın aldılar veya zorbalıkla kudretli âyân durumuna geldiler. 18. yüzyılda bu gibi bölgelerde onların, yerel egemenliği ellerinde tutan gerçek hânedânlar (meselâ, Batı Anadolu'da Karaosman oğulları) kurduklarını biliyoruz. Hatta bazıları, halkı arkalarına alarak Bâb-ı âlî'yi, paşalık ve vezirlik unvanları ile valilik vermeye dahi zorladılar. Âyân,
Sayfa 336 - İş Bankası Kültür Yayınları·Kitabı okudu
Tarih
Devletin, hazine elindeki boş timar ve hâs topraklarını, mukataʻaya, yani özel kişilere kiraya vermesi sonucu, zengin ve nüfuzlu kimseler birçok köy ve çiftliği kontrolleri altına geçirmişlerdir. Bunun genel iltizamdan farkı, devletin sözleşmeyi her an bozma yetkisine sahip olmamasıdır. Kiralama sözleşmeleri çöküş devrinde hazinenin sıkıntısı dolayısıyla, hayat boyu, hatta irsî olarak verilmeye başlanmış, bu yolla mukataʻalar fiilen birer mülk gibi tasarruf olunma yoluna girmiştir. Malikâne denilen bu sistemde, mîrî topraklar ve üzerindeki köylü, mukataʻa sahibine fiilen bağımlı bir hale gelmekte idi. Halbuki, evvelce, mukata'a sahibi köylü idi; tapu sisteminde, köylü, toprağı devletten irsî ve ebedî olarak kiralamış sayılırdı. Köylü, kanûnla saptanmış vergi ve resimleri timar veya hâs sahibine öderdi, başka bir şey ödemeye mecbur değildi. Yeni sistemde, toprağın tasarruf hakkını devletle reâya arasına girmiş olan zengin ve nüfuzlu bir ağalar zümresi elde etmiş olup köylü devlete ait vergilerden başka bu ağalara da ayrıca bir rant ödemektedir. Mukata'a sahipleri, çoğunluğu itibariyle askerî sınıftan idi-ler. Geniş mukata'a topraklarını ele geçirmiş olan ağalar, zamanla mahallî vergilerin toplanması ve asker yazılması, mahallî asayişin sağlanması gibi idarî görevleri de yüklenerek âyânlar devrini açmışlardır. Bu gelişme, 18. yüzyılın ikinci yarısında tam anlamıyla idarî-siyasî bir mahalîleşmeye (decentralization) yol açmış, vilâyetleri toptan ele geçiren irsî hânedânlar yükselmiştir. Sonuçta, devletin toprak ve reâya üzerindeki kontrolü ve egemenlik hakkı zayıflamıştı. Böylece, klasik Osmanlı rejimi tarihe karışmış, âyanlar döneminde feodalleşmiş imparatorluk rejimi onun yerini almıştır. Büyük mukataʻa sahipleri ve âyânların ortaya çıkışına denk önemli bir gelişme de
Sayfa 331 - İş Bankası Kültür Yayınları·Kitabı okudu
Tarih
Din olmadan da ahlak olur.
Antik Yunan’a bakmaya gerek yok. Hıristiyanlığın ve İslamiyet’in doğuşundan sonraki döneme, filozoflara bakıyoruz, mesela David Hume. 18. yüzyıl. Agnostik, hatta kimine göre ateist. Ama ahlak üzerine yazdığı, söylediği bir ton şey var ve gerçekten de ahlaklı bir insan olarak yaşamış. Adalet için mücadele etmiş birisi. Karl Marx, 19. yüzyılda sosyalizm için mücadele etmiş, adalet için, eşitlik için, özgürlük için mücadele etmiş, sömürüye karşı çıkmış. Lenin, Castro, Che Guevara, sosyalist ekolden birçok insan var. Hepsi adalet için mücadele etmiş insanlar. Sömürüye karşı, emperyalizme karşı, sermayenin sömürü düzenine karşı mücadele etmişler. Bu mücadeleden dolayı ahlaklı insanlar olarak bakıyoruz onlara, belirli bir ahlak paradigmasına göre. Ama bu kişilerin hepsi ateist, biliyoruz. Hatta “Din halkın afyonudur” diyor Marx. “Dinin vaat ettiği mutluluk, hayali bir mutluluktur” diyor Marx. Dolayısıyla din ile ahlak arasında zorunlu bir bağlantı olmadığını sosyalizm de kanıtlıyor zaten, Marx da bunu gösteriyor.
Reklam
Reklam