18 Eylül 1920 / Celalettin Arif Bey'in telgrafına istinaden
Hayatının önemli bir kısmını Savaş meydanlarında geçirmiş, ihtilaller ve inkılaplar içinde bulunmuş insanlar için, bu gibi ufak tefek beklenmedik olayların karşı önlemlerini bulup uygulamakta kararsızlık gösterileceğini sananların aldanacaklarını kuşku yoktur.
Sayfa 325·Kitabı okuyor
Tarih
Yirmi dördüncü yaşıma bastığım 2017'ye kadar bir şekilde kutladığımız ve her defasında Anıl'ın beni öpüp ilan-ı aşk etmesini beklediğim 18 Ağustos'lar geçiriyordum. Keşke doğmasaydım, diye diye. 2017'de ise artık hayalim bile olmayı bırakmış epeski bir düşünce dan diye gerçek olurken, o günün, hayatımın en kötü doğum günü olduğunu düşünüyordum. Kaldı ki doğum günümün de Begüm'ün benim için verdiği partinin de ve hatta Anıl'ın bana aşık oluşunun da bir önemi yoktu. Keşke doğmasaydım cümlesini en hak eden gün, şüphesizdi ki o gündü. Zaten sonra da 18 Ağustos'u hayatımdan çıkartıp attım. Nina'nın doğum günü 25 Eylül'dü ve ben, Nazlı'yı tanımıyordum. Şimdi ise yani 18 Ağustos 2021'de, sanki hayatımda ilk kez doğum günü kutluyormuş gibi hissediyordum. Mecazen değil gerçekten. Bora beni öyle bir öpüyordu ki, dünya durmuştu,
Reklam
"TİLKİ GÜNLÜĞÜ"YLE TANIŞMA ve AHMED BERKÎ...
(...) Tilki Günlüğü’nden ilk defa 1990 yılı ortalarında haberdar olduk. İBDA Mimarı, “Nokta” dergisine verdikleri ünlü mülakatta, bu isimli bir eser hazırladıklarını, “yüzyılımızın topoğrafya haritası”nı çıkaracaklarını belirtmişlerdi. Yâni, yüzyılımıza âit herkesin ve her şeyin hâlinin hakikatin hakikatine göre izahını yapacak, eğrisini doğrusunu gösterecek bir eser… Bu yönlü bir beklenti içine girmiştik. 1991 yılının Eylül ayında KİP Lokalinde verilen bir resepsiyonla Tilki Günlüğü’nün birinci cildi okuyucu karşısına çıkınca, doğrusunu isterseniz, neye uğradığımızı bilemedik. Ben, neler hayâl etmiştim, tam olarak söyleyemem ama, herhâlde eseri görünce, zavallı hâlimin nasıl tuzla buz olduğunu tahmin edersiniz… Büyük bir heyecanla elime aldım, okumaya çalıştım. Ama bu Türkçe değil mi? Türkçe… O hâlde neden ilk sayfasıyla son sayfası arasında -biraz mübalağayla- tek kelimesini olsun anlayamıyorum? Daha önce gördüğüm hiçbir esere benzemiyordu da ondan… İBDA Mimarı’nın sözleriyle ilk karşılaştığım daha genç bir yaşımı hatırlıyorum: “Allah’ım, bu insan sözü olamaz!..” Böyle aşırı bir şaşkınlık geçiriyordum. Neyse ki, bazı tevafuklar imdadıma yetişti ve eseri benim için -anlamasam bile- olağanüstü cazib kılmaya yetti. **Tilki Günlüğü’nde beni ilk sarsan şey, tarihler oldu. Niçin 17 Ağustos 1990 tarihinde başlıyordu? Bu tarihin benim için özel bir anlamı olmasıyla bir ilgisi var mıydı? Hani Faust’ta Faust ile Margarit’in karşılaşma sahneleri vardır ya; daha doğrusu Faust’un Margarit’i görme sahnesi… Tutulma, çarpılma, sendeleme; öyle bir şey… Öyle bir şey uyandırdı bu tarih bende; ve ardı sıra başka tarihler… Bilirsiniz, Tilki Günlüğü’nün birinci cildi 17 Ağustos 1990 tarihinden başlar ve tarih olarak iki yönde ilerler: Birincisi, geriye doğru, bazen 1983’e
Selim Gürselgil, (I. Dönem, Sayı 9, Nisan 1998), DANTE'NİN YOLCULUĞU -II- (İlâhî Komedyadan Tilki Günlüğüne)
Akademya Yazıları
7 - Bu bir alt not!
Yıllar sonra Nejat Uygur hastane yatağında bile siyaset malzemesi olacaktı. TBMM çatısı altında büyük bir kavga çıkmasının fitilini de ateşleyen olayı hatırlayalım. 2 Şubat 2010'da Erdoğan basına açıkladı; Nejat Uygur'u GATA'da ziyaret etmek isteyen eşi Emine Erdoğan'a türbanlı olduğu için izin verilmemişti. Bunun sonucu ' Emine Hanım ağlamıştı! Gerçekten de GATA yönetimi Emine Erdoğan'a kapıları kapatmış mıydı? Resmi açıklama henüz yapılmadı. Gerçi, biliniyor ki, TSK iç yönetmeliği gereği GATA'ya başı tam olarak kapalılar ya da kara çarşaflılar sokulmuyor. Ancak eşarp ya da Anadolu kadınının giysisi tül vs ile girilebiliyor. Öte yandan, 18 Mart 2006'da dönemin Dışişleri Bakanı Abdullah Gül GATA'da tedavi altına alındı. Türbanlı Hayrünnisa Gül, GATA' da refakatçi olarak kaldı. Peki, Bayan Gül'e kapılarını açan GATA Bayan Erdoğan'a niye kapılarını kapatsın? Güya ... Emine Erdoğan Nejat Uygur'un eşi Necla Uygur'a telefon açmış; o ·da bu durumu bazı doktorlara söylemiş; o doktorlardan biri de demiş ki; "Gelmesin." Açıklama böyle. GATA ise bu konuda suskun. İnsan sormadan edemiyor: Bayan Gül'ü, yedi gün konuk eden GATA, Emine Erdoğan'a 10 dakikayı mı çok gördü? İşin özü şuydu; yaşananlar sadece son yıllarda sık sık gördüğümüz "biz mağduruz" politikasının yeni bir versiyonuydu! 2008' de yaşanan olayın 2010' da açıklanmasının nedeni, referanduma aylar kalmasıydı ... Emine Hanım ağlar da Erdoğan ağlamaz mı; referanduma giderken 20 Temmuz 2010' da partinin grup toplantısında 12 Eylül Darbesi döneminde idam edilenlerden bahsederken gözleri doldu! Siyaset nelere kadir!
Sayfa 53·Kitabı okuyor
Alıntı
18
PKK, 1970’li yıllardaki toplumsal dalgalanmaların, o günlerin şartlarında meydana gelmiş doğal bir örgüt olsaydı 12 Eylül sonrasını da diğer bir yığın silahlı-silahsız örgüt gibi karşılayacaktı. Yani, bir çeşit mücadele şartları daraldığı için, toplumsal hareketler durulduğu için, apolitik bir döneme girildiği için, yeni koşullara uygun bir çalışma tarzını benimseyecekti. Fakat PKK kuruluşunda ve amacında bir farklı- lık olduğu için 12 Eylül dönemini ve sonrasını kendi güç ve imkanlarının çok çok üstünde olan ve o düzeydeki bir örgütün hayal bile edemeyeceği ilişkiler sayesinde farklı bir biçimde karşıladı. Lübnan’da güçlerini FKÖ (Filistin Kurtuluş Örgütü)’ye yakın bir statüde konumlandırdı. Diğer örgütler yurt içi ve yurt dışı ilişkileri bakımından PKK’dan üstün olmalarına rağmen 12 Eylül sonrası ağır darbeler yiyorlar, bir çoğu dağılıyor, bazıları çok az bir imkanla değişen şartlara yıllar sonra adapte olmaya çalışıyor. PKK ise çok kısa sürede yığınla imkanlara, özel statülere kavuşup kendini garantiye alıyor. Demek ki, PKK’nın yurt dışı ilişkileri daha güçlü imiş! Demek ki birileri PKK’ya “Yürü ya kulum” demiş. Bu çok düşündürücüdür. Aslında daha önce de belirttiğimiz gibi PKK’nın kuruluşundan itibaren sahnede son derece gizemli ve akıl almaz olaylar vardır. Gerçi bu esrarengizliklerin bir kısmını Abdullah Öcalan zaman zaman ağzından kaçırmıştır ve bir kısmını da hadiseler ortaya çıkarmıştır ancak, aydınlanan bölüm yeterli değildir.
Sayfa 79·Kitabı okudu
Alıntı
6 Şubat 1974’te böyle büyük iddialarla kurulan CHP-MSP koalisyon hükümetinin ömrü sadece 7 ay sürdü ve 18 Eylül 1974’te Başbakan Ecevit istifa etti. Bu kısa ömürlü koalisyon hükümeti doğal olarak icracı bir hükümet olamadı, ancak bu dönemde yaşanan iki gelişme Türkiye siyaseti üzerinde gelecek yıllara da yayılacak derin etkilerde bulunacaktı. Bunlardan ilki çıkarılan af yasası, ikincisi de Kıbrıs harekâtıydı. Af yasası ile birlikte 12 Mart’ta cezaevine giren solcular dışarı çıkacak, bu da 12 Eylül’e kadar devam edecek yeni bir sol yükselişi beraberinde getirecekti. Harekâtla birlikte ise Kıbrıs sorunu yeni bir boyut kazanacak ve kronikleşerek günümüze kadar gelecekti.
Koalisyonun dağılmasında en önemli etkenlerden birisi 12 Mart sonrası içeri giren solcuların af yasasından yararlanarak dışarı çıkmasıydı çünkü MSP bunu istemiyordu.
Alıntı
Reklam
Reklam