• 208 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Merhaba:)Finallere çalışırken masamdaki sözünü tekrar okuyup düşündükten sonra kendimi burda buldum. Bahsettigim söz çalışma azmi veriyor bana ;konularımı böyle yetiştiriyorum umudum oluyor :)Söz şu efendim ;

    Eğer arkanızda inancınız varsa o sizi yapıcı olmaya itiyorsa çok şeyler başarırsınız. Benim hayatımın sırrı budur.Bilginin zevkine varıp okumak o kadar güzel ki. Başlayınca sürüklüyor insanı!
    (Bilim Tarihi sohbetleri 89)

    2019 yılı Fuat Sezgin yılı ilan edilmesiyle biliniyor kendisi.Açıkçası bana kalırsa yaşadığımız çağı etkileyen ve sadece bir yıla sığdırilamayan Islam alımı ve bilim adamıdır.Âlimin ölümü âlemin ölümü gibidir derler ya hani hakikatten o vefat edince bunu hissettim geçen sene..
    Allah rahmet eylesin.Vefatinin arkasından insanlar tanimaya başladı ne yazik ki yine de anlatalım okuyalım yaşayalım
    ..
    Ülkenin bütün okullarında Üstadın ortaya çıkardığı gerçeklerin anlatılması lazım.zira İslam medeniyetinin bilim ve felsefe mirasının ortaya konulmasında büyük emekler vermiş,ehl-i himmet bir alimdi.
    Bir insan düşünün ileri düzeyde kutuplaşmış bir toplumda yaşayan herkes sol,sağ ayırmadan onun vefatı nedeniyle derin üzüntü duymuş twitter'da dahi ve diger sosyal mecralarda hakkında tek kötü söz yazılmamış bir alim bildiğim kadarıyla ..
    sadece bunlardan dahi ne kadar ileri düzeyde bir bilim adamı olduğunu anlayabilirsiniz belki de.Ülkemizde değeri anlaşılmasa da sadece Türkiye değil tüm islam dünyası için yaptığı en büyük etki, medeniyetimizin tekrar ayağa kalkabilmesi için tek seçeneğin, bilim ve akıl Islâm yolunu takip etmek olduğunu göstermesidir.yüzyıllardır gerileyen hatta çökmüş olan islam medeniyetini, bir nebze aşağılık kompleksinden arındırmıştır. Gazete sayfalarında sosyal medya da sosyal hayatımızda umarım şeyma subasilar,Magazinsel haberler diziler, Siyasetin gereksiz zırvaları yerine umarım kendisiyle ilgili yapılan çalışmaları kitaplarını ve fikirlerini konusacagimiz yazacagimiz gün gelir.(!)
    yazdıklarına benzer eser yazmak şöyle dursun, okuyup yarısını anlamış olsaydık başka bir dünyaya taşınırdı zihnimiz. dehşet birikimli ve üretkendir.
    **ihsan fazlıoğlu'nun' fuat sezgin ile “bilim tarihi” üzerine' röportajı var. orada ihsan fazlıoğlu diyalektik açıdan güzel noktalara değiniyor.Bakmanizi tavsiye ederim.Şuraya hayatının linkini bırakıyorum ama okuyup bizde hayatımıza işleyelim ve büyük âlimi anlayalım;

    http://m.ibtav.org/sayfa/1/ozgecmisi

    KIYMETLI ESERE GELECEKSEK;

    Bu eser benim icin çok kıymetli başucu kitabım.Eser Üstad Fuat Sezgin ile yapılan röportajların derlendiği bir çalışmadır. Ben bu röportajları okurken Fuat Sezgin’in ne kadar büyük bir ilim adamı olduğunu ve onun bilimler tarihi üzerine düşüncelerini gördüm.
    Sefer Turan’ın söyleşiyle şekillendirdiği Bilim Tarihi Sohbetleri İslam bilimler tarihinin en önemli isimlerinden Üstad Fuat Sezgin’in hayatı, anıları, aynı zamanda bilimler tarihine duyulan tutkunun kitabı… Yaşadıklarını dönemin toplumsal ve siyasal panoramasını çizerek anlatıyor.Üstad Fuat Sezgin, kitaptaki söyleşilerde sadece geçtiği bu yolları anlatmakla kalmıyor, bakış açısına yön veren bilimler tarihi alanındaki gelişmeleri de tüm ayrıntılarıyla sunuyor. Bir yandan icatlar, buluşlar hakkında muazzam bir sohbete şahitlik ederken diğer yandan bilimler tarihine, Hellmut Ritter, Carl Brockelmann, George Sarton, Franz Rosenthal gibi isimlere, oryantalist araştırmalardan İslam aleminin ahvaline, İslam kültür çevresinde Müslüman bilginler tarafından yapılmış aletlerin modellerinin sergilendiği müzelere uzanan kapsamlı bir dökümün sunulmasına da tanık oldum ve siz de okusaniz olursunuz eminim.

    KİTAPTAN ALINTI VE BILGILER

    1)Darbeden sonra Üstad Fuat Sezgin neden Almanya’yı seçtiğini anlatıyor:

    **"Üç üniversiteden cevap geldi: Frankfurt Üniversitesi, Kaliforniya’da Berkeley Üniversitesi ve Yale Üniversitesi. Düşündüm, taşındım daha kitabımın (İslam Bilim Tarihi) bütün malzemelerini toplama işim bitmemişti. İstanbul’dan uzaklaşmak istemiyordum. Doğudan yani Mısır’dan, İran’dan uzaklaşmak istemiyordum. Çünkü daha toplamam gereken bir sürü malzeme vardı. Frankfurt’ta karar kıldım.
    (Hocaya Almanya’da sadece 6 ay kalacağını sonradan söylerler)
    Türkiye’de o ihtilalden sonra ben yeni bir insan olmuştum. O yeni insanın ne olduğunu Willy Hartner’e anlatmaya başladım. O da şuydu: “Hiç üzülmeyin” dedim. “Ben hayatımı daima planladım. Liseyi şu zamanda bitireceğim diye planladım. Üniversiteyi öyle… Şu yaşta doçent olacağım, dedim ve bütün bunlarda muvaffak oldum. Baktım her şeyde muvaffak oluyorum, bende bir şımarma başladı. Ondan sonra bir askeri darbe geldi. Bir balığın üzerine atılan ağ gibi ben de o ağın içinde kaldım. O zaman baktım ki beşer olarak benim irademin bir sınırı varmış. İşte o olaydan sonra ben şuna karar verdim: Hayatımda eğer altı haftalık bir geleceğim garanti edilse, yani o kadar yaşayabilecek kadar maddi imkânım varsa, yedinci haftayı düşünmeyeceğim. Onun için önümde iki ay daha var. Para da biriktirdim. Onları düşünmüyorum” dedim.
    Evet, yapacağım daha çok iş var belki o yüzden Allah bana güç, kuvvet, sıhhat veriyor. Bakın şunu mahsustan söylüyorum, benim ülkemin gençlerine. O günler şöyle bir kararım da vardı: Yarım gün gidip bir yerde inşaat işçisi olarak çalışacaktım. Ondan sonraki yarım gün ve geceyi kitabımı yazarak geçirecektim."

    2)Azim ve kararlılık üzerine bir ders veriyor.Hoca sevdiği işi yapmak için ona önerilen makamı reddedişini anlatır.Kendisinden dinleyelim;

    **"Oraya başladığımın birinci ayı Marburg Üniversitesi’nden geldiler. Dediler ki: “senato sizin ordinaryüs profesörlüğünüzü kabul etti, gelip başlamanız lâzım. Yalnız, Kültür Bakanı’yla bir konuşmanız gerekiyor.” Çünkü ordinaryüs profesör olacak bir insan Kültür Bakanı’yla konuşur, maaşının pazarlığını yapar. “Özür dilerim, ben gelemeyeceğim. Ben burada ilimler tarihi yapmak istiyorum” dedim. Bana, “siz burada doçentlik kadrosuna sahipsiniz.” dedi. “Bunlar benim için hiç mühim değil. Ben bilimler tarihiyle uğraşmak istiyorum” dedim. Adamcağıza çay ısmarlamıştım, onu içmeden ayrıldı yanımdan ve benimle daha hiç konuşmadı. Ondan sonra ne zaman konuştu biliyor musunuz? Kral Faysal Ödülü’nü kazandığım zaman 1978 yılında. Bana telefon etti, yanıma geldi ve beni kucakladı: “Ben odanızdan size kızarak çıkmıştım ama sizin hakkınız varmış” dedi. O zaman ben de profesör olmuştum zaten"

    3)Üstad Fuat Sezgin Hoca günde 17 saat çalıştığını ve Arapça’yı 6 ayda öğrendiğinden söz ediyor.Kendisinden dinleyelim;

    "Evimizde babamdan kalma 30 ciltlik bir Taberî Tefsiri vardı. Onu okumaya başladım. Başlangıçta anlamıyordum. Türkçe tefsirlerle karşılaştırarak, yavaş yavaş tefsirin içine girmeye çalıştım. Günde aşağı yukarı 17 saat çalışıyordum. Erken kalkıyordum, gece geç yatıyordum, evden hemen hemen hiç çıkmıyordum. 6 ay sonra Taberî Tefsiri’nin 30 cildini bitirmiş oldum. Başlangıçta hemen hemen hiç anlayamadığım bu tefsiri 6 ayın sonunda gazete gibi okuyordum. O hızla, yani 17 saatlik bir tempoyla çalışırsanız bunu siz de başarırsınız, bundan eminim."

    4)Kitapta Üstad Fuat Sezginin azmi ve çalışkanlığıyla bir örnek olduğunu görüyoruz Hocasının yazamayacağını düşündüğü, UNESCO tarafından bir heyete yazdırılmak istenen o çalışmayı tek başına yapabileceğini söylüyor ve yapıyor. Kendisinden dinleyelim:

    **Üniversiteyi bitirip, doktoramı yapar yapmaz Brockelmann’ın kitabının noksanlarını gidermeyi kafama koydum ve derhal başladım. Doçent olduktan sonra bu işe daha da yoğunlaştım. İş ilerledi. İlerleyince baktım ki, Brockelmann’ın kitabındaki boşluklar giderilebilecek gibi değil.
    Düşündüm ve Brockelmann’ın kitabını yeni baştan yazma fikrini geliştirmeye başladım. Epeyce mesafe kat ettiğim bir sırada -ki o zamanlar Almanya’dan dönmüştü, 1959 yılıydı zannederim- hocama, “Brockelmann’ın kitabına bir zeyl yazmak değil de, dünyadaki bütün yazmalara bakarak yeni bir kitap yazmak istiyorum” dedim. Bana dedi ki: “Onu yapamazsınız. Bunu hiç kimse yapamaz.” Ben içimden, “hocam bunu yapacağım” dedim ve 1967 yılında kitabımın 1. cildi çıktı.
    Hollanda’ya gittim. Onlarla müzakere ettik. Şu, bu derken bana kitabın finansman meselesini UNESCO’nun halledeceğini söylediler. Bu arada Hollandalı oryantalistler toplanmışlardı, bir sohbet ortamında adeta beni imtihan ettiler. Sonra, “bu adam bunu yapar” diyerek beni desteklediler. Buna rağmen Alman ve Fransız oryantalistler arasında şu kanaat hâsıl olmuştu: “Bunu ancak bir komisyon yapar!” Açıktan, “Bu bir komisyon işidir, bir fert tarafından yapılamaz” diyorlardı.

    5)Müslümanların bilimde ileri olduğu zamandan bahsediyor kendisinden dinleyelim;

    **"Müslümanlar M. 7. yüzyıldan itibaren bilimleri Yunanlılardan, Hintlilerden aldılar. Müslümanların bir meziyeti vardı. O alışlarında Hıristiyan olsun, Yahudi olsun, ne olursa olsun insanları hoca olarak kabul ettiler. Müslümanlar onlardan süratli bir şekilde öğrendiler. İki yüzyıl sonra Müslümanlar bu ilk merhaleyi, yani başkalarından almayı geride bırakarak yaratıcı olmaya başladılar. Hatta Müslümanlar onlardan bilgiyi alırken, hocalarının faziletlerini hiçbir zaman unutmadılar, onu söyleyeyim.
    Müslümanlar evvela yaratıcı oldular. Bu 800 yıl sürdü. Miladi 850 yılından itibaren, 16. yüzyılın sonuna kadar Müslümanlar ilimde mütemadiyen yeni şeyler keşfettiler. Yeni ilimler kurdular, eski ilimleri geliştirdiler ve ilerde kurulacak bazı bilimlerin temellerini attılar. Ondan sonra ilimler tarihinde önderliklerini yavaş yavaş kaybettiler."

    6)Üstad Fuat Sezgin Hocanın kurduğu İslam Bilim ve Teknoloji Tarihi Müzesi’nde müslümanlar tarafından geliştirilmiş 800’den fazla çalışma sergilenmekte bundan bahsediyor Bu müzeyi kuruşunun nedenlerinden birisi de Türkler’de ortaya çıkan bu aşağılık duygusunu yok etmek. Türkler geçmişi unutup bugün kendini Batı karşısında aciz hissediyor. Hoca bunu değiştirmek istiyor.kendisinden dinleyelim;


    **"Ben başlangıçta bunları maket halinde, model halinde ortaya koymaya başladım. Acaba 30 aleti bir araya getirebilir miyim? Bir müze olmasa bile, bir odayı doldurabilir miyim diye düşünüyordum, çok mütevazı bir şekilde başladım. Gittikçe iş ilerledi. Bugün aşağı yukarı enstitümüzde yapmış olduğumuz aletlerin sayısı 800’ü geçti."

    Müze gelişiyor, açılırsa, istediğim şekilde kurulursa ki, öncelikle Türkler, mensubu bulundukları medeniyetin ne kadar yüksek olduğunu görecekler; benim ilk hedefim bu. Sonra birçok Müslüman, Arap bunu görecek. Tahmin ediyorum birkaç milyon turist bunu görecek. Müslümanlarda bir aşağılık duygusu var, Avrupa medeniyetini yanlış tanıma var, oradaki yerini bilmeme var. Bu durumu tasfiye etmiş olacağız.

    7)Müslümanların bilimde ileri olduğu zamanlardan bahsediyor şöyle söylüyor;

    **"Müslümanlar M. 7. yüzyıldan itibaren bilimleri Yunanlılardan, Hintlilerden aldılar. Müslümanların bir meziyeti vardı. O alışlarında Hıristiyan olsun, Yahudi olsun, ne olursa olsun insanları hoca olarak kabul ettiler. Müslümanlar onlardan süratli bir şekilde öğrendiler. İki yüzyıl sonra Müslümanlar bu ilk merhaleyi, yani başkalarından almayı geride bırakarak yaratıcı olmaya başladılar. Hatta Müslümanlar onlardan bilgiyi alırken, hocalarının faziletlerini hiçbir zaman unutmadılar, onu söyleyeyim.
    Müslümanlar evvela yaratıcı oldular. Bu 800 yıl sürdü. Miladi 850 yılından itibaren, 16. yüzyılın sonuna kadar Müslümanlar ilimde mütemadiyen yeni şeyler keşfettiler. Yeni ilimler kurdular, eski ilimleri geliştirdiler ve ilerde kurulacak bazı bilimlerin temellerini attılar. Ondan sonra ilimler tarihinde önderliklerini yavaş yavaş kaybettiler."

    **Müslümanlar, ilimler tarihinde herkesin bildiği büyük matematikçiler yarattılar, yetiştirdiler, astronom yetiştirdiler. Bunları herkes biliyor, ilimler tarihi de bir dereceye kadar kabul ediyor bunu fakat Müslümanların coğrafya sahasında dünya haritasını yapma hususunda bu kadar ileri gittikleri bilgisi maalesef bugüne kadar müdafaa edilmiş değildir.
    Evet, adam diyor ki: “İnsan Avrupa kıtasının coğrafyasını araştırdığı zaman görüyor ki 18. yüzyıla kadar sadece İspanya’nın coğrafyası var. Diğerlerinin; Almanya’nın, Fransa’nın coğrafyası falan yok.” Bunu 1982’de bir Alman bilgini söylüyor. Acaba neden İspanya’nın coğrafyası var da diğerlerinin yok? Çünkü İspanya’da Müslümanlar yaşıyordu da ondan. Evet, gerçekten çok enteresan bir şey. Avrupa kıtasının haritasını yani Fransa’nın, Almanya’nın, İsveç’in gerçek enlem-boylam derecelerine dayanan haritalarını ne zaman yaptılar biliyor musunuz? 1850 senesinden sonra!

    8)Kitapta aynı zamanda dil öğrenmekle ilgili Fuat Sezgin Hoca’dan birkaç açıklama yer alıyor kendisi şöyle söylüyor efendim;

    **Peki hocam kaç dil biliyorsunuz? Bunu şunun için sordum, affınıza sığınarak.,. Hakkınızda okurken 27 dil bildiğinizi… Sezgin: Hayır mübalağa ediyorlar. Bu kitabı yazmak için bilimler tarihinde birçok eski dili bilmem lâzım, Avrupalı etütleri okumam lâzım. Zaruri bulduğum zaman hemen bir dili öğrenmeye çalışıyorum; mesela coğrafya ciltlerini yazmaya başladığımda baktım Rusça’sız olmaz. Rusça öğrenmeye karar verdim, gittim Rusya’ya. Turan: Bir bilim tarihçisinin en az kaç dil bilmesi lâzım? Sezgin: O bir adamın gayretine bağlı, kapasitesine bağlı. Dil öğrenmek bazen zordur bazen kolaydır.
    Türkiye’de bir gelişme var. Türkiye’de üniversitelerin sayısı çoğaldı. Sayı mühim fakat biraz kaliteye, derinliğe dikkat edilmediğine şahit oluyorum ve bunu temenni ediyorum, yani üniversitelerimiz zayıf ve maalesef Türklerde Batı dillerine yani dil öğrenmeye karşı bir kompleks var. Bu yıkılmalı, bunu bertaraf etmek lâzım.
    Türkler bir dil öğreniyorlar… Mesela Almanya’ya giden bir adam konuşmasını öğreniyor. O kadar büyük bir şey bildiğini zannediyor ki nedir yani bir tek dil bilmek. Alman liselerinde 3 dil öğreniliyor. Benim kızım lisedeyken Yunanca öğrendi, Latince öğrendi, hatta biraz da Rusça öğrendi ama sonradan bıraktı, bir de İngilizceyi öğrendi, 3 dil biliyor. Almanya’da lisede 3 dil öğretiliyor.

    9)Bilim insanlığın ortak mirasıdır. Rönesans’ı doğrudan doğruya Antik çağa bağlayan düşünce yanlıştır diyor ve bunu şöyle açıklıyor ;

    **Ben medeniyet tarihini bir bütün olarak kabul ediyorum. Bu, bütün insanlığın müşterek malıdır. Eğer Kongo’daki insanların bugün o medeniyetin gelişmesine katkıları yoksa da, onlar bizim Afrika’nın ücra bir köşesinde kalan kardeşlerimizdir. Bizler, Yunanlılar ve bugünkü modern Avrupalılar modern teknolojiyi geliştirmişlerse, o başka bölgelerde yaşayan insanların da bu süreçte katkısı vardır. Ben bilimler tarihine böyle bakıyorum. Bilimler tarihinin gelişmiş safhalarında, insanlığın büyük ve müşterek tarihinden öğrendiğimize göre Babillileri, Çinlileri, Hintlileri, Mısırlıları da buluyoruz. Yunanlıları da… Bu böylece gelişiyor.
    Biz, İslam kültür çevresinin yaratıcı bilginlerinin, bir alma ve özümleme döneminin ardından 900-1600 yılları arasında gösterdikleri başarılarını ortaya koymak istiyoruz. Bu başarılar 16. yüzyılın ikinci yarısından bu yana Avrupa’daki yaratıcılığın zeminini oluşturdular.

    10)İslam bilime menfaat için değil bilme merakıyla yaklaşmıştır. Biruni gibi çok büyük dehalar yetişmiştir diyor ve bunu da kendisinden dinleyelim efendim;

    **"Düşününüz, öyle tipler yetişmiş ki İslam dünyasında onları tanımıyoruz. Bîrûnî gibi bir insan mesela… George Sarton, Bîrûnî için; “Beşeriyetin tanıdığı en büyük kafalardan biri” diyor. Daha başka neler var… Bakın size şunu anlatacağım: Bîrûnî 27 yaşındayken 18 yaşındaki İbn Sina’yla yazılı bir münakaşaya giriyor. Konu nedir biliyor musunuz? “Işığın sürati ölçüsüz müdür, yani lâ-mütenâhî midir, yoksa ölçülebilir mi? Yani zamanla ölçülebilir mi?” Ne müthiş bir şey değil mi! Böyle bir şey bugünün Türkiye’sinde bile olmaz.

    Hollandalı matematik bilimi tarihiyle uğraşan Hogendijk adlı bir âlimin makalesi vardı. İslam bilimleri tarihiyle bu kadar uğraşan birisi olarak ben onu okuduğum zaman dehşete düştüm. Çünkü adam; 10. yüzyılda küresel trigonometri problemleri münakaşasına dair birtakım dokümanlar veriyor ve onları izah ediyor. Dehşete düştüm ve sonra doçentime gittim. “Gördünüz mü şu seviyeyi?” dedim. Hakikaten 21. asırda bizim Türkiye’de bu yüksek düzeyde tartışmalara, münakaşalara rastlayamazsınız. Böyleşine muhteşem çağları arkasında bırakmış bir medeniyetin mensuplarıyız.

    Bu büyük âlimlerden biri de, 8. yüzyılda yaşamış olan Cabir İbn Hayyan’dır. Esasında kimya bilimiyle başladı, ondan sonra da genişleterek tabiat olaylarıyla ilgilendi. Bu adam diyor ki bize: “Allah insana kâinatın bütün sır perdelerini yırtacak kabiliyeti vermiştir!” Yani beşer bu kâinatta her sırrın çözümüne ulaşabilir. Aristoteles ise tam tersini söylüyor: “Biz bunu yapamayız” diyor. Cabir İbn Hayyan öyle bir adam ki “kâinat, matematiksel ölçüler esasına göre yaratılmıştır” diyor. Yani “hisleri bile ölçebiliriz. Ölçemediğimiz herhangi bir şey, bilimin konusu olamaz!” diyor adamcağız."

    11)Son olarak yazıyı Üstad Fuat Sezgin’in öğretmenlere olan şu tavsiyesiyle bitireyim:

    **Ben burada ilk önce hocalara seslenmek istiyorum. Talebeleri aşağılık duygusundan kurtarmaya çalışsınlar. Türk milletini aşağılık duygusu bir kanser gibi kemiriyor...

    ##Biraz uzun oldu ama kendisiyle ilgili milyonlarca kitap yazılmalı ve anlaşılmalı okunmalıdır.Bu sadece besmele burda olanlar :)

    Kitabın nerdeyse bütün cümlelerin altını çizmişim.Lütfen Rica ediyorum kendisinin ruhlarına bir Fatiha okuyun Allah sizlerden razı olsun dostlarım:)Üstadın ruhuna rahmet ediyor onun yolundan yürümek ve bugünkü Dünya da biz müslümanlar bilim de felsefede teknolojide her alanda ilerlememiz nasip olsun ınşallah ve onların yolundan gitmek nasip olsun.Çok kıymetli bir ilim insanı daha dar’ül bekâ eyledi ,ehl-i himmet bir alim idi.azıB hayatlar ne kadar güzel. bir ömrü dolu dolu yaşamak, ardında dünya döndükçe anılacak eserler bırakmak çok az insana nasip olur. Fuat hoca o azınlığın içindeydi. mekânı cennet olsun.

    NOT===Bilvesile hocanın emekleriyle gülhane parkında tesis edilen 'islam bilim ve teknoloji tarihi müzesi'ni gezmeyi buradan herkese tavsiye ederim ve Üstadın kabri ordadır.

    NOT===SOHBETLERİ İÇİN YOUTUBE LİNKI;

    https://youtu.be/dLCBhgHnyrY

    BU KİTABI ALIN OKUYUN OKUTUN KALBINIZ RUHUNUZ BEYNINIZ AYDINLANIR..
    iyi okumalar selametle..
  • 283 syf.
    ·8/10
    <BİR BİLİM ADAMININ ROMANI>

    Herkese merhaba arkadaşlar. Oğuz Atay'ın biyografik roman türünde yazdığı bu değerli kitabını öğretmenimin verdiği sunum ödevi kapsamında okudum. Anadolu'nun bağrından kopup gelen Profesör Dr. Mustafa İnan'ın gayretinin,başarısının;iyisiyle,kötüsüyle;acısıyla,tatlısıyla hayatının anlatıldığı bu değerli eserin tahlilini tıpkı ödevim için okulumda yaptığım gibi burada da yapmak istedim. Kitabı derinlemesine ve her yönüyle anlatacağım. Kitabın içeriğine geçmeden önce kitabın yazarı olan Oğuz Atay'ın hayatından kısa da olsa bahsetmek faydalı olacaktır. Başlıyorum...

    <Oğuz ATAY>

    Oğuz Atay 1934 yılında Kastamonu'nun İnebolu ilçesinde dünyaya gelmiştir. Babası Cemil Atay'ın CHP'den milletvekili seçilmesi neticesinde henüz 5 yaşında iken ailesi ile beraber Ankara'ya taşınmışlardır. Oğuz Atay ilkokul,ortaokul ve lise eğitimini burada almıştır. Liseyi Maarif Koleji'nde(Ankara)okumuştur. Buradaki eğitimini tamamladıktan sonra üniversite eğitimi için İTÜ(İstanbul Teknik Üniversitesi) İnşaat Fakültesi'ne yerleşmiştir. Buradaki eğitimini de başarı ile tamamladıktan sonra İDMMA'da(İstanbul Devlet Mühendislik ve Mimarlık Akademisi) öğretim üyesi olarak çalışmaya başlamıştır. Aynı zamanda yakın arkadaşlarından biri ile beraber kurdukları bir inşaat şirketleri vardır. Bu iki işi aynı zamanda yürütmektedir. Yazın hayatına çeşitli gazete ve dergilerde makaleler ve fikir yazıları yayımlayarak başlamıştır. İlk eseri mesleki bir eser olan Topografya'dır. İlk edebi eseri olan Tutunamayanlar'ı ise 1970 yılında yazmıştır. Tutunamayanlar postmodernizm akımının Türk edebiyatındaki en büyük örneğidir. Bu akımın en büyük temsilcisi ise Oğuz Atay'dır. Oğuz Atay 1970 yılında Tutunamayanlar ile TRT Edebiyat Ödülü'nü kazanmıştır. Daha sonra ikinci edebi eseri olan Tehlikeli Oyunlar'ı 1973 yılında yayımlamıştır. 1975 yılında İTÜ'de öğrenciyken tanıştığı, gayretinden ve başarısından çok etkilendiği Prof. Dr. Mustafa İnan'ın hayatını konu edinen "Bir Bilim Adamının Romanı" adlı eserini yayımladı. Korkuyu Beklerken adlı eserinde hikayelerini derledi. Oyunlarla Yaşayanlar adlı tiyatro eseri Devlet Tiyatrosu'nda sahnelendi. "Türkiye'nin Ruhu" adlı eserini yazdığı sıralarda beynindeki bir ur nedeni ile 1977 yılında hayatını kaybetti. Ölümünden sonra Günlük ve Eylembilim adlı iki eseri daha yayımlandı.

    Not: Oğuz Atay'ı en çok etkileyen yazar Fyodor Dostoyevski'dir.

    <Kitabın Konusu>

    Kitap,Anadolu'nun bağrından kopup gelmiş,yaşadığı maddi ve manevi imkansızlıklarla mücadele ederek başarıya ulaşmış olan Prof. Dr. Mustafa İnan'ın trajik yaşamını anlatır.

    <Kitap Basım Tarihi>

    Kitap ilk defa 1975 yılında Bilgi Yayınları tarafından piyasaya sürülmüştür. 1987 yılında ise yaygın olarak tercih edilen İletişim Yayınları baskısı piyasaya sürülmüştür.

    <Kitabın Teknik Özellikleri>

    Kitap 270 sayfadan oluşmaktadır. Kitapta 18 bölüm vardır. Her bölüm Mustafa İnan'ın hayatının farklı bir dönemini anlatır. Kitabın önsöz yazısını Ord. Prof. Cahit Arf, sonsöz yazısını ise Mustafa İnan'ın oğlu Hüseyin İnan yazmıştır. Ayrıca Oğuz Atay, Mustafa İnan'ı okuyucuların kafasında daha da somutlaştırabilmek için kitabın sonuna Mustafa İnan'ın hayatının farklı dönemlerinde çektirmiş olduğu fotoğrafların yer aldığı bir fotoğraf albümü eklemiştir. Kitapta anlatı kısmı diyaloglar halindedir.

    <Kitabın Dil ve Üslup Özellikleri>

    Kitap genel anlamda sade,akıcı,sürükleyici,okuyucuyu zorlamayan bir dil ve üslupla kaleme alınmıştır. Yer yer terimsel ve bilimsel ifadeler karşımıza çıkmaktadır.

    <Kitaptaki Kişiler>

    -Mustafa İnan( Başkarakter)
    -Jale İnan(Mustafa İnan'ın eşi)
    -Hüseyin İnan(Mustafa ve Jale İnan'ın oğlu)
    -Hüseyin Avni Bey(Mustafa İnan'ın babası)
    -Rabia Hanım(Mustafa İnan'ın annesi)
    -Orta yaşlı profesör(Kitaptaki diyaloglardaki şahıslardan biri)
    -Genç adam(Kitaptaki diyaloglardaki şahıslardan biri)
    -Mustafa İnan'ın iş ve okul arkadaşları(Kitapta Mustafa İnan hakkında yer yer yorumları ile karşımıza çıkarlar.)

    <Kitapta Mekanlar>

    -Adana(Mustafa İnan'ın doğduğu şehir)
    -Konya(Mustafa İnan'ın çocukluk döneminde kısa süreli yaşadığı şehir)
    -İstanbul( Mustafa İnan'ın üniversite eğitimi alıp daha sonra öğretmenlik yaptığı şehir)
    -İsviçre(Mustafa İnan'ın doktorasını yaptığı şehir)

    <Kitapta Zaman>


    Kitapta zaman 1911-1967 yılları arasında,Mustafa İnan'ın yaşadığı süreçte geçmektedir. Mustafa İnan'ın doğumu ve ölümü arasında geçen süreçte başından geçenler anlatılmaktadır.

    <Ana Fikir>

    Kitaptan çıkarılabilecek en mühim ders,hayatın karşımıza çıkardığı zorluklar karşında yılmamamız ,bu zorluklarla mücadele ederek başarıya ulaşabileceğimize inanmamızdır.

    <Yardımcı Fikirler>

    -Yaptığımız iş ne olursa olsun ,değer vererek yapmamız gerektiği...
    -Farklı fikirlere açık olmamız gerektiği...
    -Bireysel ve toplumsal ilişkilere değer vermemiz gerektiği...
    -İnsanları yaşadığı koşullar ve maddi durumu nedeni ile hor görmememiz gerektiği kitaptan çıkarılabilecek yardımcı fikir ve derslerdir.

    <Düşüncelerim>

    Arkadaşlar ben öğretmenlik bölümü okuyorum. Öğretmenimiz bu kitabı bize ödev olarak verirken "Tüm öğretmen adaylarının okuması gereken bir kitap,hepiniz okuyup ders çıkarmalısınız..."diyerek verdi. Kitabın özellikle hayatını eğitime,öğretmeye adamış insanlara gerçekten çok şey katacağına inanıyorum. Okuyuculara idealist düşünceler katıyor. Tabii ki kitabı okumak için öğretmen ya da öğretmen adayı olmak gerekmiyor. Mustafa İnan düzeyinde gayret ve başarı gösteren bir insanın hayatını onun öğrencilerinden birinin kaleminden çıkan bir kitaptan okumak,kitabı okuyan herkese ilham verecek ve içindeki uyuyan devi uyandırmayı sağlayacaktır.

    İncelememi okuyan siz değerli okurlara teşekkür ederim. Sıhhate kalın.
  • 288 syf.
    ·1 günde
    8 Ekim 2019 Salı
    21:29

    Merhaba sanatsever 1k üyeleri!

    Bugün Vasıf Öngören'i anacağım, biraz da anlatmaya çalışacağım.

    İki ana başlığımız olacak:

    1. Vasıf Öngören kimdir?

    2. Oyunlarının genel özellikleri nelerdir?



    Öncelikle bu değerli kitaba ilk alıntıyı ve ilk incelemeyi yapmama vesile olduğunuz için hepinize teşekkürlerimi sunuyorum. Ayrıca kitabın son oyunu olan "Zengin Mutfağı" nı Şener Şen'in yıllar sonra yeniden uyarlayıp sahneye taşıması ile izleyen binlerce sanatsever insanımıza da teşekkür ediyorum nedeni ise Şener Şen'in oyununa yüz lira küsür parayı verip bu kitabı dörtte bir fiyata temin edip okumaya üşendiğiniz için teşekkürler.

    Tiyatro bana göre en değerli sanat alanıdır. Tiyatro güzeldir korkmayın izleyin, okuyun...

    Bu kitabı ben kütüphaneden edindim. 15 yıl sonra ilk ben alıyordum ve şunu görüyorum kütüphanedeki eserlerin alım tarihlerinde 2002'den önce değerli eserler daha çok okunuyordu bu tesadüf mü değil tabiki nedenini hepimiz biliyoruzdur.

    Girizgahı yaptıktan sonra ilk maddemiz olan Vasıf Öngören'in kim olduğuna bir bakalım.

    Vasıf Öngören 15 Şubat 1938’te, Kütahya’nın Tavşanlı ilçesinde doğdu. Lisede öğrenci olduğu üç yıl boyunca tiyatro kolunu yönetti. 1958 yılında İstanbul Teknik Üniversitesinde Jeofizik Bölümünde okumak için İstanbul’a, abisi Ferid Öngören’in yanına geldi. Yine aynı yıl, Eminönü Halkevi’nde Gençlik Tiyatrosu’nun çalışmalarına katıldı. 1959’da Milli Türk Talebe Federasyonu Gençlik Tiyatrosu’na girdi. Kendisi gibi tiyatro meraklısı olan Güngör Dilmen’in Midas’ın Kulakları oyununu sahneledi. Bu oyun önce İtalya sonra da Almanya’ya gitti. Uluslararası Erlangen Tiyatro Şenliği’ne katılması Öngören’in hayatında bir dönüm noktası oldu.
    Vasıf Öngören
    1962’de, İTÜ’yü bırakarak tiyatro eğitimi almak üzere Berlin’e gitti. Berlin’de Freie Universitat Theaterwissenschaft (Felsefe Fakültesi’nin Tiyatro Bilimleri) bölümüne kayıt oldu. Burada geçimini sağlamak için çeşitlerde işlerde çalıştı, kaldırımlara İsa ve Meryem Ana resimleri çizerek geçimini sağladı. Sonrasında Doğu Berlin’e geçerek Brecht’in kurmuş olduğu Berliner Emsemble’da; Manfred Wekweth’in reji çalışmalarına katıldı. Brecht’in karısı Helena Weigel ile tanıştı ve ondan epik tiyatro dersleri aldı. Almanya’daki eğitimi toplam dört yıl sürdü. Epik tiyatroyu kaynağından öğrenme fırsatı yakaladı, öğrendi ve epik tiyatro yöntemini kullanarak Türk toplumuna özgü gerçekleri dile getirdi.
    1965’te ilk oyunu olan Göç’ü yazdı. Türkiye’ye 1966 yılında döndü. Askerliğini köy öğretmeni olarak yapmak için Kayseri’nin Develi ilçesine gitti. Bu sırada Asiye Nasıl Kurtulur? oyununu yazdı. Askerlik sonrasında da Ankara’ya yerleşti. 1969-71 yılları arasında eşi Nuran Oktar ile önce; Ankara Birliği Sahnesi’ni sonra da 1969’da, Ankara Sahnesi adlı toplulukları kurdu. Göç oyununun yeni biçimi olan Alman Defteri’ni yazdı.
    Asiye Nasıl Kurtulur, Ankara Birliği Sahnesi, 1971
    Göç, 1967 İstanbul Uluslararası Gençlik Festivali’nde ikinci oldu. 1970’te Ankara Birliği Sahnesi’nde kendi sahnelediği Asiye Nasıl Kurtulur? ile adını duyurdu ve Ankara Sanat Severler Derneği’nce yılın en başarılı oyun yazarı ve yönetmeni seçildi. Oyunda Asiye rolünü Zeliha Berksoy, Asiye’nin annesini Semiha Berksoy oynadı. 12 Mart askeri darbesinden sonra gizli örgüt kurmak suçuyla tutuklandı. İki yıl cezaevinde kaldıktan sonra 1974’te genel afla serbest kaldı. Hapishanede yattığı süreçte Oyun Nasıl Oynanmalı? oyununu yazdı. Oyunlarında topluma yabancılaşma, namus, dürüstlük kavramları epik yöntemle işleyerek anlattı. 1976 yılında İstanbul Birlik Sahnesini kurdu. Brecht’in Faşizmin Korku ve Sefaleti, Sezuan’ın İyi İnsanı oyunlarını yönetti.
    1977’de Zengin Mutfağı ilk kez sahnelendi ve İsmet Küntay Ödülü dahil olmak üzere dört ödül kazandı. Aynı yıl kızı Aslı Öngören’e adadığı masal kitabı Masalın Aslı’nı yazdı ve bu kitap 1978’de Almanya’da basıldı. 1979’da Nazım Hikmet’in Memleketim’den İnsan Manzaları kitabından oyunlaştırdığı 1941-42’den İnsan Manzaları oyunu birlik sahnesinde sahnelendi. Aynı yıl Oyun Nasıl Oynanmalı?, Ankara Sanat Tiyatrosu tarafından sahneye koyuldu. Bunu izleyen Oyun Nasıl Oynanmalı? ve 1977’de İsmet Küntay Ödülü’nü alan Zengin Mutfağı yine toplumsal sorunları, sınıfsal çelişkileri vurguluyordu. Yazar, yaşamının son yıllarını Hollanda’da geçirdi. Öldüğünde Amsterdam’da kurmuş olduğu El Kapısı Tiyatrosu, son oyunu Yeni Nesil’i sahnelemek üzere çalışmalarını sürdürmekteydi. Ölümünden sonra bu tiyatroya kendi adı verildi. Türkiye’de ise 1985 yılı boyunca sürecek Vasıf Öngören’i anma etkinlikleri düzenlendi. 14 Mayıs 1984 tarihinde Amsterdam’da kalp krizi sonucu 46 yaşında aramızdan ayrıldı.
    Yapıtları
    1965 – Göç
    1968 – Asiye Nasıl Kurtulur?
    1971 – Almanya Defteri
    1974 – Oyun Nasıl Oynanmalı?
    1977 – Zengin Mutfağı
    Yönettiği Oyunlar
    1969 – Asiye Nasıl Kurtulur?, Ankara Birliği Sahnesi – 1971, Ankara Sahnesi
    1971 – Adam Adamdır, Ankara Birliği Sahnesi
    1971 – Almanya Defteri, Ankara Sahnesi
    1974 – Oyun Nasıl Oynanmalı?, İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatrosu
    1976 – Faşizmin Korku ve Sefaleti, Birlik Sahnesi.
    1976 – Sezuan’ın İyi İnsanı, Birlik Sahnesi.
    1977 – Zengin Mutfağı, Birlik Sahnesi.
    1979 – 1941-42’den İnsan Manzaraları (Nazım Hikmet’in şiirlerinden tek kişilik oyunlaştırma), Birlik Sahnesi.
    1984 – Yeni Nesil

    Kaynakça:
    50 Yılın Türk Tiyatrosu, Türkiye İş Bankası Yayınları, 1973

    İkinci maddemize gelelim Vasıf Öngören'in oyunlarının özelliklerine;

    Vasıf Öngören Brecht tiyatrosundan öğrendiği biçimsel özellikleri Türk insanının toplumsal - ekonomik - politik konumuyla buluşturmayı başarmış, epik tiyatro yöntemini Türk insanının tüm sıcaklığı ve canlılığıyla yansıtan bir yaklaşımla uygulamış bir tiyatro aydınıdır.

    1.Oyun Almanya Defteri (Göç):

    Size bu oyunun aktarıldığı bir sitenin linkini kopyalıyorum ilgili sanatseverlerle buluşacaktır.
    https://www.google.com/...almanya-defteri/amp/

    Recep Usta, bir türlü kavrayamadığı değişimleri yok sayarak sermayesiz zengin olacağını farz etmektedir. Tanışı Tefeci Kazim'ın yükselişini serbest girişimciliğin herkese getirdiği fırsat olarak yorumlar. Tamirhanesini, evini, gecekondusunu bu uğurda satar savar. Şimdi sırf el emeğinin, dileğine ulaşmaya yetmeyeceğini neden sonra anlamış bir zavallıdır.

    (Yansıma Dergisi, Nisan 1972)

    2) Asiye Nasıl Kurtulur?

    Bu oyunu okurken ben olumsuz anlamda çok etkilendim bir toplumun sözlerine bakan insanlarımızın, kadınlarımızın ne hale gelebileceğini o kadar iyi bir şekilde anlatmış ki Vasıf Öngören ve bunu yöntemsel olarak da tiyatroya o kadar iyi aktarmış ki okumanız gerekir.

    Bu oyunun sinema filmleri çekildi. y Asiye'yi Türkan Şoray, Müjde Ar gibi isimler canlandırdı.
    Linkleri şuraya bıraktım bir sanatsever arkadaşımız toplumsal sorunlara göz atmak isterse diye.
    https://youtu.be/_V5DrnDWDA

    https://youtu.be/UpViZMFzZNg

    "Oyun birbiriyle yoğun bir diyalektik ilişki içinde olan üç söylem düzleminde gerçekleşir. temel söylem düzleminde, gecekondu koşullarında yaşama savaşı veren asiye ve annesinin dramı dile getirilir. ikinci söylem düzleminde öyküyü seyirciyle birlikte izleyen küçük burjuva hanımefendi ile yorumcu yer alır. üçüncü söylem düzlemi ise oyunun sonunda oluşur ve izleyici konumundaki hanımefendi ile oyun boyunca kişisel dramını yaşamış olan asiye karşı karşıya getirilir.

    3. Oyun Nasıl Oynanır;

    YouTube kanalında bu oyunun Müjdat Gezen tiyatrosu tarafından kayda alınan halini buldum izlemek isteyen olursa buyursun.
    https://youtu.be/BM8LL6_kwQ8

    Metin halini de buraya bırakayım;
    https://www.google.com/...nasil-oynanmali/amp/

    Oyun, ünlü olmaya çabalayan bir kızın öyküsü üzerine kurulu. "OyunNasıl Oynanmalı" da bireyin toplum içindeki konumunu değiştirme macerası, yapılan ödüllü bir yarışma aracılığı ile anlatılır. Gecekondudan seçilen bir işçi ailesinin nasıl zengin olabileceği ortaya konmak isteniyor. Öyküde işçi ailesinin kızının gecekondudan ünlü olmaya yükselişi anlatılır. Bu öyküyü olumlu bir sonuca ulaştırabilecek küçük burjuva kesiminden seçilen bir karı-koca sonuçta para ödülü kazanacaktır. Vasıf Öngören'in Türkan Şoray' ın hayatından esinlenerek yazdığı bir oyundur.

    4) ZENGİN MUTFAĞI

    Vasıf Öngören’in 1977 yılında yazdığı epik oyun metnidir. Eser, ilk kez, Vasıf Öngören’in kurduğu İstanbul Birlik Sahnesi’nde oynanır. Zengin Mutfağı;  Modern Türkiye Tiyatrosundaki toplumcu dönüşümün mihenk taşları arasındadır, çağının en önemli epik örneklerindendir. Yapıt, toplumsal alt-üst oluşların ve kaotik siyasal atmosferin insan ilişkilerine yansımasını konu edinir. 15-16 Haziran Direnişi ve sonrasında yaşanan 12 Mart döneminde İstanbul’da, bir zengin mutfağının çalışanlarının yaşantılarını ve dönemin şartlarından etkilenme biçimlerini anlatır. Öngören bu bağlamda, deha yazar, usta bir yönetmen olmanın ötesine geçer. Tarihe tanıklık eden, yaşadığı coğrafyayı tanıyan, sınıf çelişkilerini bilen, sorumluluklarının farkında bir aydın bilincinin açığa çıkmasına katkı sunar.


    Sizlere filminin linkini buraya bırakıyorum sanatsever arkadaşlarım;
    https://youtu.be/cTZM64JHztQ


    Sanatla ve edebiyatla kalmanızı dilerim.
  • Tüy ve kurşun oldu. Boks yaparken dans ediyor ve rakibini deviriyordu.
    1967 yılında, hayata Cassius Clay olarak merhaba demiş olan Muhammed Ali askeri üniformayı giymeyi reddetti:
    - Beni Vietnamlıları öldürmeye göndermek istiyorsunuz, dedi. Ülkemdeki zencileri aşağılayan kim? Vietnamlılar mı? Onlar bana hiçbir şey yapmadılar.
    Ona vatan haini dediler. Hapishaneyle tehdit ettiler, boks yapmasını yasakladılar. Dünya şampiyonu unvanını elinden aldılar.
    Bu ceza ona zafer kupası oldu. Tacını elinden alırken onu kral ilan etmiş oldular.
    Beş yıl sonra, bazı üniversite öğrencileri ondan bir şey okumasını istediler. Bunun üzerine onlar için evrensel edebiyatın en kısa şiirini yarattı:
    - Me, we.
    Ben, biz.
  • Sevgili Zuhal,
    Merhaba! Bilsen, Ankara'da nasıl kar, kış, kıyamet. Muzaffer'in, Tomris'in, Turgut'un selamı var. Sen nasılsın? Sobayı yakabiliyor musun?
    Cemal Süreya
    Sayfa 97 - Yapı Kredi Yayınları
  • "Çok yakında insanoğlu evinden dışarı adım atmadan dünyanın neresinde ne oluyorsa görebilecek."
  • Varılabilecek tek sonuç, işgalin terörizmle eşdeğer olduğuydu; tek fark kalıcı olması ve teröristler yerine askerler ve gizli servis tarafından zorlanmasıydı. İşgal, diktatörlük gibidir, hiçbir hakkınız yoktur. İsrail "gizli servisi" her an evinize zorla girebilir, sizi ya da ailenizin bir üyesini alabilir, size işkence yapabilir ya da mahkemeye çıkarmadan yıllarca kilit altında tutabilirdi. Toplu bir ceza olarak ya da yeni bir Yahudi yerleşim yeri için, bir buldozerle her an evinizi yerle bir edebilirdi.
    Filistinliler 1967'den beri işte böyle yaşıyordu ve barış süreci hiçbir şeyi kayda değer biçimde değiştirmemişti. "Filistin Otoritesi" aslında İsrailli işgalcilerle nüfus arasına sokulmuş bir katmandı. Barış sürecinden önce, Filistinlilerin her şey için İsraillilerden izin alması gerekiyordu; ilk önce, Filistin Otoritesi'ne başvurmaları, onun da İsrailden izin istemesi gerekiyordu.
    Joris Luyendijk
    Sayfa 148 - Paloma Yayınevi