William Bennett:
1940′da öğretmenlere Amerikan okullarındaki üç ana problemin ne olduğu soruldu. Çöp atma, gürültü ve sakız çiğneme olduğunu söylediler. Aynı soru geçen yıl sorulduğunda ise üç ana problemi şöyle açıkladılar: Irza geçme, şiddet kullanma ve intihar. – (1993)

YABANCI SİYASET BİLİMİ OKUMALARI"

- ARİSTOTELES / politika
Çeviri: METE TUNCAY
İstanbul: Remzi Kitabevi (1983)

- H.LASKİ /politikaya giriş (sosyalist siyaset anlayışı)
çeviri: ALİ SEDEN
istanbul: Remzi kitapevi yayınları (1966)

- MARCEL PARÉLOT / Politika bilimi
çeviri: NİHAL ÖNOL
İstanbul: varlık yayınları (1972)

- M.DUVERGER / politika'ya giriş
çeviri: SAMİH TİRYAKİOĞLU
İstanbul: Varlık yayınları (1984)

- PLATON / devlet
Çeviri: SABAHATTİN EYÜBOĞLU
İstanbul:Türkiye iş bankası yayınları(2001)

-MACHİAVELLİ / prens
Çeviri:NAZIN GÜVENÇ
İstanbul:Anahtar kitaplar yayınevi (1984)

- MONTESQUİEU / "kanunların ruhu"
Kitabın orjinal adı: L'ESPRİT DES LOİS

- A.TACGUEVİLLE /Amerika' da demokrasi
Çeviri: İHSAN SEZAL-FATOŞ DİLBER
Ankara:yetkin yayınları (1994)

- M.WEBER / Protestan ahlakı ve kapitalizmin ruhu
Çeviri:ZEYNEP ARUOBA
istanbul: Hil yayınları (1985)

- GİANFRANCO POGGİ /çağdaş devlet gelişimi
İstanbul:hürriyet vakfı yayınları (1991)

-GİOVANNİ SARTORİ / demokrasi teorisine geri dönüş
Ankara: Yetkin yayınları (1999)

-J.J. LİNZ / Otoriter ve Totaliter rejimler
Ankara:Liberte yayınları (2008)

-HENRİ MİCHEL / faşizmler
İstanbul: İletişim yayınları (1993)

-SAMUEL HUNTİNGTON-JORGE I /
Siyasal gelişme
Çeviri:ERGÜN ÖZBUDUN
Ankara:siyasi ilimler derneği yayınları (1975)

-AREND LİJPHART / Demokrasi motifleri
İstanbul:salyangoz yayınevi (2006)

-JÜRGEN HABERMANS / öteki olmak ötekiyle yaşamak
Çeviri:İ.AKA
İstanbul:yapı kredi yayın evi
5. Baskı (2010)


"YERLİ SİYASET BİLİMİ OKUMALARI"

-YILMAZ BİNGÖL / 21.yy'da demokrasi tartışmaları
İstanbul:umuttepe yayınevi (2011)

- ÖMER ÇAHA / Siyâsî düşüncelere giriş
İstanbul:Dem yayınları (2008)

-İSMAİL CEM / Sosyal demokrasi nedir? Ne değildir?
İstanbul:iş bankası yayınları (2010)

-BİLAL ERYILMAZ / Bürokrasi ve Siyaset
İstanbul:Alfa yayınları (2010)

-FUAT KEYMAN / Türkiye ve Radikal demokrasi
İstanbul:Alfa yayınları (2000)

-TANER TATAR / cinsiyet faktörünün siyasi katılıma etkisi dünü ve bugünüyle toplum ve ekonomi
Sayı:10 (1997)

-ZEKİYE DEMİR / Siyasal partilerin kadın politikaları ve kadınların tutumları
Kaynak:Sakarya Üniversitesi sosyal bilimler Enstitüsü doktora tezi

-TÜRKLER ALKAN / Siyasal toplumsallaşma
Ankara:kültür bakanlığı yayınları (1979)

-ASAF HÜSEYİN / Ortadoğu'da devlet ve terör
Çeviri:TAHA CEVDET
İstanbul:pınar yayınları (1990)

-MEHMET ALİ AĞAOĞULLARI / Kent devletinden imparatorluğa
Ankara:İmge yayınları (1994)

-ATİLLA YAYLA / liberalizm
İstanbul:plato film yayınları (2004)

ERHAN BENER / Bürokratlar
İstanbul:Remzi kitap evi (2002)
Not:kitap ülkemizdeki bürokrat ve politikacı ilişkisini anlatan anı ve Öyküleri içerir.

"İSLAM DÜNYA'SI
SİYASET BİLİMİ OKUMALARI"

-FARABÎ / İdeal Devlet

- FARABÎ / ihsa'ûl-ulûm (ilimlerin sayımı)
Çeviri:AHMET ATEŞ
İstanbul:MEB yayınları (1990)

-MAVERDÎ / El-Ahkâmu's-Sultâniye'si
Çeviri:ALİ ŞAFAK
İstanbul:Bedir yayınları (1976)

MAVERDÎ / Nasîhatû'l-Mülük
"siyaset sanatı"
Çeviri:MUSTAFA SARIBIYIK
İstanbul:Kırkambar kitaplığı (2000)

-NİZAMÜLMÜLK / siyasetname
Çeviri:NURETTİN BAYBURTLUGİL
istanbul:Dergah yayınları (1981)

-GAZALÎ / Nasihatü'l-Mülk
çeviri:OSMAN ŞEKERCİ
İstanbul:Sinan yayın evi (1995)

-İBN TEYMİYE / Es-Siyasesetû'ş-Şeriyye
Çeviri:VECDİ AKYÜZ
İstanbul:Dergah yayınları (1985)

- MUHAMMED B.TURTÛŞİ /Sirâcu'l- Mülük (siyaset ahlakı ve ilkelerine dail)
Çeviri:SAİD AYKUT
İstanbul:İnsan yayınları (1995)

-İBN HALDUN / Mukaddime
Çeviri:SÜLEYMAN ULUDAĞ
İstanbul:Degah yayınları (1982)
1.cilt ve 2.cilt

Not: Arkadaşlar elimden geldiğince derlemelerde bulundum elbette ki siyaset bilimi ile alakalı çok çok önemli bulduğunuz kitaplar Olabilir sizlerde yorumlar kısmına eklemeler yapıp katkıda bulunabilirsiniz hepinize şimdiden teşekkürlerimle...

Aleyna, bir alıntı ekledi.
15 May 23:31

Peygamber(sav) şöyle buyurmuştur:
“Kim haklı olduğu halde tartışmayı terkederse, onun için cennetin en yüce yerinde bir ev bina edilir.Haksız olduğu halde tartışmayı terkeden bir kimse için ise, cennetin orta yerinde bir ev bina edilir.”
(Tirmizi,1993.)

Dil Hastalıkları ve Korunma Yolları, İmam GazaliDil Hastalıkları ve Korunma Yolları, İmam Gazali
Geyikli Gece, bir alıntı ekledi.
 15 May 19:57

"Yazın tarihimize baktığımızda, ilk elde anımsanacak, dahası anımsanması gereken antolojilere şu örnekler verilebilir:
Saba­hattin Batur’un “Yeni Şiirimiz” (1960, Varlık Yayınları),
Asım Bezirci'nin “Dünden Bugüne Türk Şiiri” (1968, May Yayınları),
Ya­şar Nabi Nayır’ın “Başlangıçtan Bugüne Türk Şiiri” (1968, Var­lık Yayınları),
İhami Soysal’ın “20. Yüzyıl Türk Şiiri” (1973, Bil­gi Yayınevi),
Orhan Ural’ın “Cumhuriyet Dönemi Türk Şiiri” (1983, İş Bankası Kültür Yayınları),
Mehmet Fuat’ın “Çağdaş Türk Şiiri” (1985, Adam Yayınları),
Ataol Behramoglu’nun “Son Yüzyıl Büyük Türk Şiiri” (1987, Sosyal Yayınları),
Ahmet Nec­det’in “Modem Türk Şiiri" (1993, Broy Yayınları),
Refik Duıbaş ve Abdullah Özkan’ın “Cumhuriyetten Günümüze Türk Şiiri An­tolojisi" {1999, Boyut Yayınları)."

Son Çeyrek Yüzyıl Şiir Antolojisi, Yılmaz Odabaşı (Sayfa 12)Son Çeyrek Yüzyıl Şiir Antolojisi, Yılmaz Odabaşı (Sayfa 12)

Sahâbenin Peygamber’e Karşı Olumsuz Davranışlarında (sav)’ın Tavrı :
Bir gün Rasûlüllah’ın huzuruna genç bir delikanlı gelerek zina etmek izin istedi. Orada bulunanlar, hayretler içinde genci ayıplamaya, terslemeye hatta bağrışmaya başladılar. Rasûlüllah ise, yumuşak bir sesle “yaklaş” buyurdu. Sonra gencin doğruyu bulması için şu soruları sordu: “Annenle zina yapılmasını ister misin?” Genç: “Yoluna kurban olayım hayır istemem ya Rasûlallah!” diye çevap verdi. Hz.Peygamber: “Diğer insanlar da anneleriyle zina yapılmasını istemezler” diyerek gence soru sormaya devam etti: “Peki, kızın için böyle bir şey düşünür müsün?” Genç: “Olamaz, ya Rasûlallah!” dedi. O, insanların da kızları için zinadan hoşlanmayacaklarını belirtti ve aynı şekilde kız kardeşi, halası ve teyzesi için de benzeri soruları sordu, aldığı cevaplar üzerine insanların da bu mahremleri hakkında zinaya razı olmayacaklarını ifade ettikten sonra elini gencin göğsüne koyup: “Ya Rabbi! Bunun günahını bağışla, kalbini temizle ve namusunu muhafaza et!” diye duada bulundu. Genç tam manasıyla ikna olmuş ve onun duasıyla itmi’nâna kavuşmuş olarak Rasûlüllah’ın huzurundan ayrıldı; bir daha kesinlikle herhangi bir kötülüğe meyletmedi.(2)

------------------------------------------------------------------
(2) Ahmed b.Hanbel, V.256-257; Kaynaklarda bu gencin adı Cüleybîb olarak geçmektedir. Bu olaydan sonra Hz.Peygamber, Cüleybîb’i evlendirmek için bir sahâbîye: ‘‘Kızına talibim’’ dedi. Kızını kendisi için istediğini zanneden sahâbî: ‘‘İsteğin başım gözüm üzerine, onur ve şeref duyarım Ya Rasûlallah’’ diyerek sevincini belirtti. Yanlış anlaşıldığını düşünen Hz.Peygamber, kızını kendim için değil Cüleybîb için istiyorum deyince sahabî durakladı ve: ‘‘Annesiyle görüşmem ve onun iznini almam’’ gerekir diyerek evine gitti. Kızına Hz.Peygamber’in talip olduğunu söyleyince hanımı bu habere çok sevindi. Onun bu sevincini gören eşi, kızımızı Hz.Peygamber kendisi için istemiyor deyince eşinin sevinci yarıda kaldı ve şaşkınlık içerisinde ‘‘Kim için istiyor’’ diye sordu. Eşi: ‘‘Cüleybîb’’ diye cevap verdi. Hanımı, Cüleybîb’in daha önceki hayatına nispetle ‘‘Ne Cüleybîb mi!? Kızımızı kimler istedi de hiçbirine vermedik. Hz.Peygamber Cüleybîb’den başkasını bulamamış mı? diye ileri geri söylenmeye başladı. Eşinin bu olumsuz tavrını gören sahâbî, Rasûlüllah’a Cüleybîb’e kızlarını vermeyeceklerini söylemek üzere ayağa kalktı. Anne ve babasının konuşmalarını duyan genç kız: ‘‘Kendisini evlendirmek için aracılık yapanın kim olduğunu’’ sorunca annesi: ‘‘Rasûlüllah’’ diye cevap verdi. Bunun üzerine genç kız: ‘‘Rasûlüllah beni birine uygun görüyor, siz buna karşı çıkıyor ve bu teklifi reddediyorsunuz, öyle mi? Rasûlüllah beni birine uygun görüyorsa, siz de uygun görün. Zira o, benim aleyhime olacak bir şeyi yapmaz’’ diyerek Hz.Peygamber’e olan bağlılığını ortaya koydu. Aile, Hz.Peygamber’e haber göndererek kızlarının Cüleybîb ile evlenebileceğini bildirdi. Bu duruma çok sevine Hz.Peygamber bu iki çifti evlendirdi. Çıktığı bir savaşta şehit düşen Cüleybîb hakkında Hz.Peygamber: ‘‘O bendendir, ben de ondanım’’ diyerek ona olan sevgisini ortaya koymuştur. Ahmed b.Hanbel, III, 136; IV,422, 425; Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe 131; Muhammed Yusuf el Kandehlevî, Hayâtü’s-Sahâbe, Dâru’l-Kalem, Beyrut 1993, II, 671-672.

Razmuhi, bir alıntı ekledi.
13 May 19:58 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Yirminci yüzyılın en önemli özgürlük hareketletinden birine öncüluk eden Mandela, 1993 Nobel Barış Ödülü'nün yanı sıra 1990'da Lenin Barış Ödülü, 1980'de Cevahirlal Nehru Ödülü, 1981'de Bruno Kreiskey İnsan Hakları Ödülü, 1983'de UNESCO'nun Simon Bolivar Ödülü'ne layık görüldu. Türkiye, 1992'de Mandela'yı Atatürk Barış Ödülü'ne layık gördü ancak Mandela, Türkiye'deki 'insan hakları ihlallerini' gerekçe göstererek ödülu almayı reddetti. Daha sonra 1999 yılında ödülü kabul etti.

Nelson Mandela, Kolektif (Sayfa 77 - Mavicati yay.)Nelson Mandela, Kolektif (Sayfa 77 - Mavicati yay.)

LÜTFİYE AYDIN

2 temmuz 1993 olaylarında yani madımak vahşetinde yanmadan önce kendini aşağı atarak kurtaran ve hafızasını kaybetmiş bir edebiyat öğretmeni..

madımak otelinin 109 ve 110 numaralı odaların pencerelerinden karşı binaya geçiş vardı. buradan kaçan 31 kişi kurtuldu. kendini eşiyle birlikte otelin boşluğuna atan yazar lütfiye aydının trajik hikáyesi bugün hálá sürüyor...

alevler giderek yükseliyor.

herkes çığlık çığlığa can derdinde.

lütfiye aydın yangından kurtulmak için, eşi avukat cafer can aydınla birlikte kendini otelin apartman boşluğuna bırakıyor.

dumandan göz gözü görmüyor. bağırıyorlar. bağırıyorlar.

güçleri bitiyor. dumandan zehirlenip bayılıyorlar...

itfaiye araçları otele ulaşmak istiyor. göstericiler, araçların tekerleklerinin önüne yatarak engellemek istiyor.

polis havaya ateş açıyor.

yangın söndürme çalışmaları nihayet başlayabiliyor.

itfaiye yangını söndürürken, otel boşluğunun üzerindeki camlar patlıyor; kızgın camlar, yerde baygın yatan lütfiye aydının üzerine yağmur gibi yağıyor...

gece 01.00. yangın tamamen söndürülüyor.

otelden 35 ölü çıkarılıyor.

duvar dibinde olduğu için camların pek değmediği cafer can aydın kendine gelir gibi oluyor. güçlükle dışarı çıkıyor. bir polis onu görüyor, şaşırıyor, "başka yaşayanlar var mı" diyor.

eşi lütfiye aydının adını söylüyor, bayılıyor.

otel hálá tütüyor.

ve otelden en son lütfiye aydın çıkarılıyor...

lütfiye aydin morgda

polis, lütfiye aydının öldüğünü düşünüyor. bir kamyonetin arkasına koyup hastane morguna kaldırıyor.

cafer can eşinin öldüğüne inanamıyor. sabaha karşı morga gidiyor güç bela.

doktordan rica ediyor; son kez bakması için. doktor "sivri bir şey var mı" diye soruyor. kalemini veriyor. kalem lütfiye aydının ayağına batırılıyor. tepki veriyor; yaşıyor...

aradan birkaç saniye geçiyor, lütfiye aydın sayıklıyor: "ce... ce"

eşi tamamlıyor: "ceren... ceren..."

ceren kızlarının adı.

cafer can hem kızının adını "ceren, ceren" diye tekrarlıyor, hem de haykıra haykıra ağlıyor.

lütfiye aydın kurtulmuştu. ama bu kurtuluş hiç de kolay olmayacaktı...

gata yanik merkezi

lütfiye aydının vücudu ağır derecede yanıktı.

önce sivasta tedavi görüyor; daha sonra ankarada gata yanık merkezinde.

olaydan üç gün sonra 5 temmuz günü gözünü gata yanık merkezinde açıyor.

ne güzel tesadüf; 5 temmuz kızları cerenin doğum günüydü; 17yi dolduruyordu.

o gün, 35 gün sürecek zorlu tedavi sürecine başlıyor doktorlar. ölü derileri tek tek soyuluyor. yatağı bir küvet oluyor.

konuşmakta zorlanıyor. en yakınlarını dahi tanıyamıyor.

cumhuriyet pazar bulmacası çözme alışkanlığı vardı. hastanedeyken sürekli "bana bulmacamı getirin" diyor. nedense bir türlü getirilmiyor bulmaca. sonunda bir gün getiriyorlar. dünyalar onun oluyor. kalemi eline alıyor ve öylece kalakalıyor. o da ne; harfler birbirine giriyor. zorluyor zorluyor olmuyor. okuyamıyor.

gazeteyi neden getirmediklerini anlıyor...

odadan çikmiyor

aylar sonra hastaneden taburcu oluyor.

evine gelir gelmez, odasının perdelerini kapattırıyor. günlerce çıkmadan o karanlık odada tek başına yaşıyor.

eşi ve kızının büyük çabasıyla, günlerce verdikleri mücadele sonunda hayata dönüyor.

edebiyat öğretmeni, yazar lütfiye aydın, okuma yazmayı yeniden öğreniyor.

zamanla, odasından, evinden çıkmaya başlıyor. sokakta, haline bakıp soranlara, "trafik kazası geçirdim" diyor. yalan söylemiyor aslında; çünkü öyle biliyor. ne sivası, ne madımak otelini, ne de yangını hatırlıyor.

bir gün odasından katıla katıla ağlama sesi geliyor.

anımsıyor, tüm olup biteni...

hemen bir daktilo istiyor; yazmak istiyor. yazarsa belki arkadaşlarını, gencecik çocukları geri getireceğini düşünüyor. oturup yazmaya başlıyor. sekiz saat sürüyor yazması; yarım sayfa ancak yazabiliyor.

pes etmiyor. yazmayı bırakmıyor.

lütfiye aydın, bugün zor yazıyor ve güçlükle konuşuyor

onun için madımak yangını hálá sürüyor.

ya sizin için...

Soner Yalçın yazısıdır.

Zafer, bir alıntı ekledi.
 09 May 14:00 · Kitabı okudu · İnceledi · Puan vermedi

“Nefsini beğenmeyen bir cahilin arkadaşlığı, nefsini beğenen bir âlimin arkadaşlığından daha hayırlıdır. Nefsini beğenen âlimin ilmi yoktur, nefsini beğenmeyen cahilin cahilliği yoktur.”(46)
                                                           
Dipnot:

(46) Burada dikkat edilecek husus kendini beğenme huyundaki aşırılıktır. Âlimler hakkında zuhur eden kendini beğenme ilmin yüceliğinden zuhur etmektedir. Onun için bu inceliği unutmamakta gerekir. (Bir yerde mazur görmek en güzelidir.) Bir fıkıh bil‐ gini velilik derecesine ulaşmış cahil bir âbidden çok daha üstündür. Çünkü  şeytan cahil sofuyu yoldan çıkarmakta zorluk çekmez.  

Rivayet edilir ki, biri âlim diğeri cahil olan iki adam cahil bir  şeyhe intisab ederek ondan ders aldılar, ibadet ettiler ve velilik derecesine ulaştılar. Bir gün  şeytan, âlim olana havada bir cennet gösterdi ve: “Bu cennet senindir. Yalnız bir  şartla. Şeyhini, nebilerden daha üstün tutacaksın.” dedi, O da şöyle cevap verdi: “şüphesiz hiçbir veli peygamber derecesine ulaşamaz. Belki bir nebi, bütün velilerden üstündür.” Bu söz üzerine  şeytan, o âlimden ümidini kesti. Sonra ayni cenneti cahil olan veliye gösterdi. Ona söylediğinin aynısını arkadaşına da söyledi. Cahil olan arkadaşı ise, o cenneti elde edebilmek için şeyhini nebilere üstün tutarak, mertebesinden düştü. Sonra  şeytan  şeyhinin yanına giderek aralarında geçenleri anlattı.  Şeyhi abide: “ilim öğren, zira velilik bir kimsede ilimsiz olarak yerleşmez,” dedi. (İmam Burhanüddin Ez‐Zernûcî, Ta’lim ve Müteallim, trc. Y. Vehbi Yavuz,  İst, 1993, s.19

Bu nedenle âlimler ile olan arkadaşlığı kesmemek daha uygundur. Neticede onların ilmi insana fayda verir. Bu hakikate binâen ulemanın bazıları “Biz İlmi, Allah Teâlâ’nın gayrsı için istedik; ilim kaçındı ve bizi ancak Allah Teâlâ’ya reddeyledi”
demişlerdir.

Rivayet edildiğine göre, Harici taifesine mensup yirmi kişi tek tek Hz. Ali kerremallâhü veche Hazretlerinin huzuruna gelerek aynı meseleyi sormuşlar.
Soru şu idi:  
“Yâ Ali!  İlim mi üstün, yoksa mal mı?” Hz. Âli kerremallâhü veche “ilim daha üstündür”  şeklinde cevap vermiş, fakat delil istemeleri karşısında ilmin üstünlüğünü şu şekilde ortaya koymuştur:
—İlim, maldan üstündür. Zira ilim seni korur, halbuki sen malı korursun, ikinci soruyu sorana. Karşılık verdiği cevap da şöyle;
—İlim harcandıkça artar, mal harcandıkça azalır, üçüncüye verdiği cevap:
—İlim sayesinde düşmanlar dost olur, fakat mal böyle değil. Devamla:
—İlim, dünyadan uzaklaştırır, âhirete yaklaştırır; mal ise, böyle değildir.
—Ölüm sebebiyle ilim, sahibinin mülkiyetinden çıkmaz, fakat mal böyle değildir.
—İlim, sahibine sirayet eden bir nurdur. Mal ise, buna muhaliftir.
—İlim Allah’ın kelâmından çıkar, mal ise, topraktan çıkar.
—İlim, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin sevgilisidir. Mal ise, Nemrud, Firavun, Hâman ve Karunların sevgilisidir.
—İlim kendine hizmet edilendir. Mal ise, hizmet edendir.
—İlim, ruhun gıdasıdır, mal ise, cesedin gıdasıdır.
—Ürkme zamanlarında ilim sana arkadaş  olur, mal ise, sana ürküntü verir.
—Yolculukta ilim, senin arkadaşındır. Mal ise, yolculukta senin düşmanındır.
—Tek başına ilim, taatsız da olsa kurtulmana sebep olur, fakat mal böyle değildir.
—İlim, peygamberlerin mirasıdır. Mal ise, eşkıyanın mirasıdır.
—Kıyamet gününde ilmin hesabı yoktur. Fakat malın, helal ise, hesabı, haram ise, azabı vardır.
—İlmin sahibi,  şefaat edecek, malın sahibi ise, şefaat edilecektir.
—İlim sahibi, asla unutulmaz, fakat mal sahibi unutulur.
—İlim, kalbi nurlandırır, mal ise, karartıp katılaştırır.
—İlim sahibi, Allah’a kulluğu, mal sahibi ise, Allahlığı iddia eder. (Nitekim Firavun’da olduğu gibi.) Hz. Ali kerremallâhü veche bu  şekilde o soru soranlara ayrı ayrı tatminkâr cevaplar verdikten sonra:
—Bu konuda bana daha soru sorsaydınız yaşadığım müddet başka başka cevaplar verirdim, buyurdu. (İmam Burhanüddin Ez‐Zernûcî, a.g.e. s.38) Bu mevzuda mal olarak kulun salih amellerini mal olarak düşünmek gerekir.   

Hikem-i Ataiyye, Ataullah İskenderiHikem-i Ataiyye, Ataullah İskenderi
Mete Özgür, Burada Gömülüdür 1. Cilt'i inceledi.
 09 May 06:22 · Kitabı okuyor · Beğendi · 10/10 puan

Uzun sayılabilecek bir incelemenin ilk satırındayım... Ahmet Erhan için inceleme yazmak benim için fazlasıyla zor. Ne yazsam eksik kalacak, biliyorum. “Yazsam olmuyor, yazmasam olmaz” yani. Darılmaca gücenmece olmasın diye belirtmek istiyorum. Yazacaklarım daha çok benim Ahmet Erhan’la olan hikayemdir. Dileyen okumayı burada bırakabilir.

 

“Her şey bir acının bilincine varmakla başladı ” (s.89 burada gömülüdür 1. Cilt)

Herkes gibi bir sürü insan tanıdım ben de, otuzuma son sürat tırmandığım şu ana kadar, bir dünya kitap, bir dünya şiir okudum. İnsanlardan kaçıp kitaplara sığındım ya da kitapları insanlardan daha çok sevdim gibi aforizmalara hiç girmeyeceğim merak etmeyin. Zira hep şiiri daha çok sevdim. Buna ilintili olarak elbette insanı çok sevdim. Bunu Metin Abi’den (Altıok) öğrendim. Tam da dediği gibi: Şiir, insanları sevmeye yaradı.

 

Hiç unutmuyorum, sene doksandört ve yaz ayları, yaşım henüz çocuk... Hayatında ilk kez gittiği hastane dönüşünde babam kısacık bir cümle etti: “İçimde bir ağrı dolanıyor.”

Babamın içinde dolanan o ağrı o an itibariyle benim içimde de voltaya çıktı. Kolay mı? Hayatımın kahramanının canı yanarken ben rahat edebilir miydim? Edemedim. Birkaç gün içinde babamı tedavisi için başka bir şehre götürdüler. Tabi kimse durumun vehametinden haberdar olmadığı için beni ya da kardeşlerimden herhangi birini babamın yanına götürmedi. Yaşımız itibariyle belki biz durumu kavrayamayabilirdik ancak en azından babam için bir şeyler ifade ederdi. Elbette kızamıyorum kimseye. Herkesin, babamın iyileşerek döneceğine  dair sonsuz bir inanç beslediğine inandım hep çünkü aksi bir durum en başta babama yakışmazdı. Neticede, babamın içinde dolanan o ağrı birkaç ay içinde babamı bizden aldı kendine sakladı. Hali hazırda birkaç ay göremediğim babamı dünya gözüyle bir daha da göremedim. Babam başka bir şehre gittiğinde mevsim yazdı, dönmediğinde ise henüz sonbahar. Bu yüzden hiç sevmedim haziranı temmuzu ağustosu eylülü ekimi kasımı. Sonrası hep kış... Kendi sesinden en net şekilde hatırladığım o kısacık cümle kaldı geride, köy evinde bir soba yanında boş bir çay bardağını tuttuğu bir fotoğraf, bir de annemin terliğinden kaçıp sığınıp saklandığım kucağının sıcaklığı...Hiç unutmadım ben o cümleyi. Duyduğum günden bu yana bir acı dolanır içimde, başucu acımdır bu benim...

Şiire ilgimin başladığı ortaokul yıllarımda kulağıma çalınan bir şiir bir adamla tanıştırdı beni. “Bugün de ölmedim anne” diyordu Ahmet Kaya. Sordum soruşturdum Ahmet Erhan diye bir adam çıktı karşıma. Birkaç şiirini okudum ilkin. Birinde “Bugün de ölmedim anne” diyen Ahmet Erhan, diğerinde “Bugün oturdum ölümü düşündüm” diyordu... Ölümü erkence tanımış biri olarak şiirleri beni içine almıştı. Sanırım sonraki yıl gittiğim bir kütüphanede, hani şu sebebini bir türlü anlamadığımız şekilde asabi abilerin görevli olduğu kütüphanelerden birinde tesadüfen karşılaştığım bir kitabı kucakladım. Kapağı her ne kadar beni ürkütse de o zaman, ben şairi referans aldım. 1993 basımı “Sevda Şiirleri/Zeytin Ağacı” kitabı. Hiç abartmıyorum bir süre soluksuz okudum ta ki “bir baba için” şiirine gelene kadar. Bunu orada yapamayacağımı biliyordum. Yanlış hatırlamıyorsam kimliğimi bırakıp kitabı aldım. Baktım ki, bendeki yaranın aynısı Ahmet Erhan’da var. Yaradaş olduk ve bir daha da ayrılmadık. Şöyle diyordu şiirinde:

“Senin ölümün baba, bende
Bir anafora kapılarak
 Yeniden doğuma dönüşüyor
 Köklerini toprak altında saklama
Baba, oğlun daha yaşıyor...”
 (s.246, burada gömülüdür 1. Cilt)

 

Asıl adı Erhan Bozkurt’tur şairin. Ahmet adını yarasından yani babası Ahmet İzzet Bey’den alır. Bozkurt soyadını ise davasına kurban verir. Neticede Ahmet Erhan olur. Nedir ki bu adamın davası? Davası memlekettir, ‘Alacakaranlıktaki Ülke’sidir. Nitekim Ahmet Erhan diye bir gerçeği ortaya koyan kitabı da budur.
(s.13 burada gömülüdür  1. Cilt)

Ağlamamak için paltosunun yakasını ısırarak marşlar söyleyen bir devrimcidir. Hepsinden önemlisi o bir mağluptur. Yenilmeyi en iyi o bilir. 12 Eylül faşist darbesinde yenilir ilkin, sonra Sivas’ta, Maraş’ta  defalarca yenilir. Bu sebepledir ki, çağdaşı olan bütün mağlupların ansiklopedisini yazmıştır.
(s.139 burada gömülüdür 2. Cilt)

En yakın dostlarından Behçet Aysan’ın Sivas’taki hazin ölümü onda kapanması mümkün olmayan yaralar açmıştır. Sivas’taki en büyük yenilgisi bu olmuştur. Fakat Sivas’taki yenilgisi bununla sınırlı kalmayacak ve 32 kez daha yenilecektir. Behçet Aysan’ın ölümü üzerine o’na ithafen yazdığı  ‘son düello’sunda şöyle der:

“Kaybettim ömrümün son düellosunda
Şimdi ayağımın altından kayıyor dünya
 Gökyüzü aklıma bir kefen oluyor
Cunda’daki mezarlığa, selvilerin altına gömün beni
Buna dayanamam, bu yalnızlığa”

 (s.209 burada gömülüdür 2.Cilt)

 

Ahmet Erhan şiiri de yenilgiler silsilesidir. Tekilliğe yenilir zamanla, nihilizme yenilir ya da evrilir. Ancak lirizminden hiçbir şey yitirmez. Şiir marjinallikten uzak, tam aksine oldukça yalındır. Bu yalınlıkla özgün olabilmek ve özgün kalabilmek de her babayiğidin harcı değildir. Ahmet Erhan; şiirin, ‘hayat çizgisi’nden uzaklaşmaması gerektiğine inanır ve hayat çizgisinde şiirler yazar ömrü boyunca. Hayat varsa elbet ölüm de olacaktır. Bu sebeple hemen bütün şiirleri ölüme dayanır. Gerek hayatla gerekse de ölümle hep büyük hesaplaşmaları olmuştur. Tahmin edeceğiniz üzere hemen hepsinde mağlup olmuştur. Pavese’den Yasenin’e, Atilla Jozsef’ten Mayakovski’ye, sevdiği bütün şairler intihar etmiştir mesela. Bunca intihara karşın intiharı da düşünmüştür elbette. Neticede deliliğinin çimentosu Mayakovski’den gelir ve onun yöntemini düşünür.

“Mutfakta şiir yazmaktan bıktım, her şeyden bıktım
7.65 Magnum satılık, yazıyor küçük ilanlarda
Bir silahım olsa, ne güzel kendimden soyunurdum.”

 (s.145 burada gömülüdür 2.Cilt)

 

Yalnız Pavese’yi, Mayakovski’yi, Jozsef’i, Yasenin’i sevmez tabii ki. İnsanları sever. Nazım’ı sever, Altıok Metin’i sever, Turgut Uyar’ı, Cemal Süreya’yı, Ahmed Arif’i , Edip Cansever’i sever. Oğlu Deniz’i bir başka sever. Ülkesini çok sever. Ülkesinin çelişkilerini bile sever hatta yalnızca bu çelişkilerin tek başına dahi şiirin sebebi olduğuna inanır. En çok da babasını sever. Babasının mirası alkolü de sever. Bayrağı babasından alıp meyhanelere koşması da, 3 bardak Tuborg’la karaciğerini sıvazlaması da bundandır.
Bir bar taburesi üstünde babasının öldüğü yaştayken hem sarhoş hem de yastadır. O günden karşı kıyılara yelken açtığı güne kadar da babasından fazla yaşamasının mahçubiyetini yaşamıştır. Neticede ellibeşinde ilk olarak babasına sonra da dostlarına kavuşmuştur.
Geriye ne mi bıraktı? Yalnızlığını bıraktı bana, hüznünü, acısını, yenilgilerini ve boğulmalarını da. Üç beş şiiri de kaldı geride, bir de sıcacık gülüşü asılı kaldı semada. Babam gibi...

 

“Bitiriyorum burada

Artık hiçbir şey sorma.”

 (s.82 1. Cilt)