• Kitabın ilk sayfalarında biraz sıkıldığımı itiraf etmem gerek. Hatta 42.sayfadan sonra belli bir süre kitabı elime bile almadım. Başuşaklık ve "vakar" muhabbeti biraz uzadı ve sıktı galiba beni. Ama kitabın kilit taşı tam da bunun üzerine kurulu. Başuşak Bay Stevens'ın hayatı artık meslek yaşamı olmuş ve kendi "vakar" düsturuyla hayattaki rolünü kabullenmiştir. Sadece buna hizmet etmeye adamış bu adamın derin düşünceleriyle haşır neşir olarak Ford ile biz de biraz İngiltere manzaraları alarak biraz siyaset, beyefendi zarafeti, farklı mertebelerde insan ilişkileri seyri içinde Bay Stevens'ın beyninde yolculuk ediyoruz.

    Bu kitapta siyasi&politik olaylar geçiyor ama amacı bunlara parmak basmak veya irdelemek değil farklı bir tarzı var hatta Bay Stevens'ın kendisi kitabın başlıbaşına tarzı diyebilirim :) Kitapla alakalı bakış açımı değiştirince (nasıl değiştirilir diye sormayın kitabı satın alırken ve okumaya başlarken insan bir modda olabiliyor :) kalan sayfalar birbiri ardına geldi ve 3 günde bitirdim. Hikayesinde herhangi bir merak uyandırıcı bir olay olmasada Bay Stevens ve diğer karakterlerin gerçekçi tasvirleri, birbirleriyle ve çevreleriyle olan diyalog ve davranışlarının resmedilişi, gereksizlikten uzak detaylı anlatımlar ile hikaye gözlerinizin önünde ete-kemiğe dönüşmeye başlıyor. Ayrıca şunuda unutmadan söylemek isterim kitabın yalın anlatımlı ama bir o kadar akıcı dili sizi direksiyonda tutmayı başarıyor ve geçtiğiniz yolları (sayfaları) aklınızın bir köşesinde canlı bir şekilde tutmayı da başarıyor.

    Özellikle kitabı okurken filminin de olduğu ve başrollerinde Anthony Hopkins ve Emma Thompson'un oynadığını öğrenince içimde nedenini bilemediğim bir şekilde kitabı hemen bitirip filmini seyretme isteği dolup taştı. Aynı his "Zorba" kitabı içinde hissetmiştim. Orda da başrolde Anthony Quinn oynuyordu ve resmen döktürmüştü. Kitabı bitirdikten sonra hemen izledim.

    Kitaba fazlasıyla bağlı kalmanın filmi kitap kadar iyi yapmayacağını bir kez daha görsemde senaryodaki bu handikapları başroldeki efsane oyuncular kapatmış. Anthony Hopkins ve Emma Thompson'ın oyunculukları hem harikaydı hem de çok iyi bir ikili olmuşlardı. Film doğal olarak kitabı birebir anlatmış değil, kitabın bazı bölümlerinin yerleri değiştirilerek kendi kurgusunu bir nebze oluşturmuş. Kurguda biraz farklılığa gidilsede kitapta geçen hemen her bölümü filmde işlemişler. Sadece konağın yeni Amerikalı sahibi Bay Farrday yerine kitabın ortalarında çıkan Bay Lewis'i kullanması dışında kitapta olmayan birşey eklenmemiş. Film kitaba baya sadık kalmış. Kitapta okuduğum her bölümü izledim diyebilirim. Sorun da birazda burada aslında kitapta geçen her kısmı ve olayı filme yerleştirmek için bazı sahneler filme sıkıştırılmış izlenimi veriyor. Bazı sahneler gözüme o kadar çok battı ki karakterin repliğinin aynısını o sahnede dedittirmek zorundaymış gibi zorlama bir eklenti ve acelecilik havası hissettim. Demek ki kitap kurgusu ile film kurgusu apayrı şeyler.

    Bu eleştirileri yapsam da genel olarak filmi beğendim. Kitabın ruhunu olabildiğince ekrana yansıtmaya çalışmış ama bunda bu iki büyük oyuncunun çok büyük bir payı var. Hakkını vermek lazım ana karakterin yolculuğu sırasında sürekli geçmişteki anıları belli bir düzen içinde yad etmesi ve bunlarla alakalı sürekli düşüncelerini paylaşmasını bir filmin kurgusu içinde yedirmek zor iş. Bunu elinden geldiğince yapmaya çalışmış ama beklediğim kadar da değil doğrusu. Yapsaydı zaten güzel değil çok güzel film olmuş derdim :) Ama yinede kitabı beğenerek okuyanların filmini de (The Remains of the Day-1993) izlemesini tavsiye ederim.
  • Bu kitabı okumama vesile olan ve hediye eden Yeliznd'ye teşekkürlerimi sunuyorum.
    Yaşar Kemal'le tanıştığım ilk kitabı. İyi ki de okumaya bu kitapla başlamışım.

    Yaşar Kemal'in 1960-1993 yılları arasında yazdığı ülke, halk ve sanatla ilgili çeşitli yazılarıyla usta bir kalemle dile getirmiştir.

    Yıllar önce de ülke, halk, vb. sorunlarının olduğu ve bugüne kadar da devam eden ama buna rağmen Yaşar Kemal'in umudumuzu kaybetmememizi hissettiren bir kitap.
    "Bütün insanlar kuşkusuz, korkusuz, çıkar düşünmeden, düşmanlık geçirmeden içlerinden baksalar birbirlerine... İnsan, ne olur biliyor musunuz, sıcacık bir bahar güneşinin bahtıyarlığında duyar kendisini...
    İnsan bir bahar temizliğinde olur." diyor Yaşar Kemal.
    Sonra bir yazısında karanlığa örnek veriyor "Bana bakın, ben öyle tatlı matlı yazı yazamam. Kırarım bu kalemi. Dileyen okur, dileyen okumaz."

    Yaşar Kemal'in geçmişe ve geleceğimize ışık tutan kısa ama muhteşem bir eser. Okuyunuz okutunuz.
  • Aldous Huxley’in Cesur Yeni Dünya’sını George Orwell'in 1984-Bindokuzyüzseksendört'ünden çok sonra okuduğum ve daha çok, yakın-uzak dünyamızdaki örneklerini yaşamda kendi gözlerimle izlediğim ve tecrübe edindiğim için olsa gerek, çok etkileyici gelmedi bana. Oysa, Zamyatin'in Biz'i ve Koestler'in Gün Ortasında Karanlık'ı gibi yüzyılımızdaki ünlü kara-ütopya (dystopia) veya karşı-ütopya (anti utopia) romanlarından biri. Bu tür eserleri okumayı sevenler için güzel bir örnek olsa da, distopya türünü ilk defa deneyecekler için yer yer sıkıcı gelebilir.

    Ancak hemen belirtmeliyim ki; sıkıcılık, bu tür eserlerin doğasında var sanırım. Pek naifçe olsa da; Belki de yazarları tarafından, eleştirdikleri konuların ne kadar kötü olduğunu göstermek için bile göz yumulmuş hatta bilerek tercih etmiş bile olabilir, denebilir..

    Diğer yandan, her ne kadar tarihten ibretle bildiğimiz bir Galileo, bir Bruno ve sayıları çokça olan diğer Engizisyon mağdurları kadar olmasa bile neredeyse tüm ütopya ve distopya yazarları, çağlarındaki hem toplumlar hem de iktidarlar tarafından sevilmemişlerdir. Çünkü eleştirileri yaygın ve güçlü olanadır. Dolayısı ile, kendileri karşılarında olmasa bile, karşılarında günün toplumunu, günün yasalarını, günün bürokratları ve günün siyasilerini bulmuşlardır. Bu dünyanın ve gelişimin kaderi olsa gerek.

    Daha detaylı bir incelemeye merak duyan okurlar, daha sonraki baskılarda kitabın sonuna Sonsöz olarak eklenen David Bradshaw’ın yazısını (1993) okuyabilirler, güzel olmuş. Ancak hemen belirteyim ki, bu değerlendirme yazısını okurken birkaç kez, “Benim okuduğum roman bu mu? Kaçırdığım yerler oldu galiba. Ya da benim okuduğum baskı ile bu değerlendirmesi yapılan roman baskısı farkı galiba” diye dediğim oldu. İşte o detaylı değerlendirme yazısı:
    #32740543
  • Üzümlü'de 12 Aralık 1993 gecesi saat 21.30'da Kuzey Irak'a sızan iki komando timinde bulunan ve çatışmalar sırasında şehit olan Jandarma Komando Onbaşı Zekeriya Gülyaman'ın şahsi eşyaları arasında, kendisinin yazdığı şu şiir çıktı:

    KOMANDO OLMAK ONURUMDUR

    Olur ya bir çatışmada ölürsem
    Arkamdan yas tutmayın
    Bırakın, toprağımda rahat içinde yatayım
    Bedenimden komandomu çıkarmayın
    Onlar benim gururumdur
    Botlarımı çıkarmayın
    Onlar nice yollar aşacak, şehit olursam sırat köprüsünden geçecek
    Elimden tüfeğimi almayın
    O benim namusumdur, ölünce mezarıma sembol olacak
    Yara'mın kanını silmeyin, ahirette hesabı sorulacak
    Göğsümden kör kurşunu çıkarmayın, o benim madalyam olacak
  • Türkiye’de ilaç sanayisinin kurulması, Cumhuriyet’ten sonra gerçekleşmiştir. İlk Türk ilaç fabrikası, Eczacı Süleyman Ferit’in (Eczacıbaşı) (1895-1973) öncü çalışmalarının ardından oğlu Dr. Nejat Eczacıbaşı (1913-1993) tarafından 1950’de İstanbul Levent’te kurulan Eczacıbaşı İlaç Fabrikası’dır.
  • Prof. Dr. Mevlüt UYANIK
    Tarihsel Tahlil

    Peygamberimizin vefatından sonra ortaya çıkan vekil tartışmalarını ayrıntısıyla anlatır.  Hz. Ebu Bekir’in tarihte “Sakifetu-Benu Saide” toplantısı diye bilinen tartışmaları aklımızda tutarak, onun seçiminden sonra peygamberimizin defnedilebildiğine dikkat çeker. Karmaşanın boyutu için Peygamberimizin defnine kaç kişi katıldığına bakarsak, iktidarın ne derece yakan bir ateş olduğu ortaya çıkar.

    Hz.Ebu Bekir’e “Allah’ın halifesi” diyenler olmuş, ama o bunu reddetmiş ve peygamberin vekili olduğunu söylemiş.

    Fakat bunu da kabul etmeyenlerin başında Hz.Ali taraftarları (Şia) olduğu malum. Kendilerini “Ehl-i Şurat” yani nefislerini Allah yolunda satanlar olduğunu iddia eden grup, Hz. Ali ve Muaviye çatışmasındaki hakem meselesinden sonra “Harici diye nitelendirilenlerde var. Bunların ana tezi “Harura”da ilan ettikleri üzere, ehil olan herkes devlet başkanı olabileceğiydi. Yaptıkları bir takım yanlış uygulamalardan dolayı harici yani dışlananlar diye nitelendirildiler; siyasi olarak yönetici hakkındaki görüşlerinin tutarlılığı gölgelendi. Bunlara göre Sünni düşüncenin imam seçmek vaciptir ve bu “Kureyş kabilesinden olur” önermesinin hiçbir tutarlığı yoktur fikrindedirler.

    Müslümanlar sadece Araplardan oluşmuyor ki, “niçin Allah’ın başka bir ırk ve dilde yarattığı insanlar Kureyşli birini lider olarak görsünler ki?” diye soran Ayni,  Kureyşlilerinden de imamın Beni Haşim ailesinden olmasını istediğini belirtir.  Peygamberimiz vefat edince en yakın akrabası Abbas ve Hz. Ali kalmıştı, Abbas’ın halifeliğini isteyenler de vardı ve bunların  oluşturduğu hizbe/partiye “Ravendiye” denilir.  Hz. Ali zımnen kabul etmiş gözükse de, özellikle de Hz. Fatma’nın aleni muhalefeti malumdur.

    Hz. Ebu Bekir ölmeden önce yerine Hz. Ömer’i önermiştir.

    O da yaralandığında bir ekip oluşturarak sonraki yöneticiyi seçmelerini istemiştir.  Bunlarda sorumluluktan kaçarak seçme işini kendisini hariç tutması şartıyla Abdurrahman b. Avf’a verdiler. O da üç gün düşünüp Hz. Osman’ı seçti.  Karmaşa da iyice arttı ve nihayetinde şehit edildi. Hz. Ali ihtilalciler tarafından göreve getirildi; ama dönemin Şam valisi Muaviye bunu kabul etmedi. Artık Arapların devlet başkanlığı mücadelesinde iki ana akım vardı. Önce Hz. Ali’nin şehadeti ardından benim “pasif muhalefet önderi” dediğim Hz. Hasan zehirlendi, ardından “aktif muhalefetin önderi” Hz. Hüseyin şehit edildi. Zaten Muaviye sağlığındayken Yezid’i veliaht göstermişti.

    Bu özetleri veren M.Ali Ayni, o zamanda irsi ve müstebit bir monarşi başlamıştı der. Nitekim Emevi saltanatını (661-749) deviren Abbasiler’i de Hz. Ali ve taraftarları kabul etmedi. “Karmati” diye nitelendirilen grup da Abbasilerin hilafetini kabul etmemişlerdi. Velhasıl ilk dönemlerden itibaren farklı yönetim /hilafet tarzları vardı: Abbasiler Bağdat’ta, Fatimiler Mısır’da, Emeviler İspanya’da kendi yönetimlerini (hilafet) kurdular. Bu bilgileri veren Ayni, Mısır Hukukçusu Ali Abdürrazık’ın  İslam ve hükümet kaideleri (1925)  başlıklı eserinden atıf yaparak  hilafet kurumunun ne şer’an ne aklen hiçbir esası olmadığın söyler.

    Öyle gözüküyor ki, İlk dönem İslam tarihi aslında mezhep adı altında siyasal hiziplerin yani partilerin iktidar mücadelesinden ibarettir. Hilafet diye sunulan siyasal güçlerin/grupların/kabilelerin iktidar savaşına din adına kılıf giydirilmesidir. İlahiyat fakültelerinde mezhepler tarihinin önemi buradadır. Bu bilim dalı İslam siyaset biliminin tarihsel sürecini hizipler yani partiler bağlamında inceler. Şimdi felsefenin kaldırılma çabasının yanı sıra mezhepler tarihi derslerinin saatlerinin azaltması ve hilafeti salt bir dini bir başlık gibi inceleyen kelam altına alınma çabalarının gerekçesini bir de bu açıdan düşünelim mi?

    Ve Türkler Müslüman Oldu?

    Abbasiler ile irtibatı kesen Mısır yönetimi bir süre sonra Şii Fatimi hilafetinin merkezi haline geldi. Bunun üzerine Abbasiler Şii Büveyhi devletine  siyaseten direnebilmek için  Müslüman olan Türk beylerinin tecrübelerinden istifade etmeye başladılar. 945-1055 yılları arasında Buveyhi oğulları karşısında oldukça zor durumda kalan Abbasiler Türk komutanlar vasıtasıyla ayakta kaldılar, ama vezir seçimlerinde bile bu komutanların dedikleri oluyordu.

    Bunun nihai noktası Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey’in devlet olarak Buveyhilere savaş açması ve halifeyi onların etkisinden kurtarmasına kadar devam etti. Tuğrul Bey Türk tarihi ve din devlet ilişkisi açısından son derece önemli bir şahsiyettir, çünkü halifeyi manevi bir yapıya indirgeyen bir tavır aldı.Halife de onun adına sikke bastırdı, hutbe okutturdu. Dolayısıyla önce Abbasi idaresindeki Türk komutanların iktidar içinde iktidar olmaları, ardından Tuğrul beyin resmi statüyü belirlemesi ve halifeyi sadece bir manevi şahsiyete indirgemesi önemlidir.

    Aslında Mısır’da benzer bir durum vardı. Abbasi halifesi Mutez, Mısır’a Tolunoğlu Ahmed beyi vali olarak göndermişti (868) Ahmed bey biraz güçlenince halife Muvaffak zamanında Bağdat ile ilişkilerini tamamen kesmişti. Bir süre Cuma hutbesinde halifenin adı okunduysa da sonradan bu da kaldırılmıştı.  Tolun Oğullarından sonra yine bir Türk olan Ahşid Bey Mısır’a hakim olmuştu. Fatimiler bunlardan sonra hakim olmuşlardır. (973)

    Arap hilafeti Moğolların 1258 yılında Bağdat’ı ele geçirmesiyle en zor anlarını yaşadı.  Hulagu halife Mutasım’ı  ve ailesini yok etti.  Katliamdan sadece küçük oğlu kurtuldu denilir. Öyle midir,, bilinmez ama yine bir Türk  ve Mısır kölemeni olan  Sultan Baybars bu durumu siyaseten değerlendirdi, Hakim isimli bu şahsı halife ilan etti.  Bu bir isimden öteye gitmemiş olsa ki, Mekke ve Medine’deki hutbeler Mısır sultanı adına okundu. Bu duruma son veren Yavuz Sultan selim oldu. 1517 yılında Mısır’ı ele geçirdi. Haremeyn yani Mekke ve Medine’nin anahtarları ona teslime edildi.  Halife Mütevekkili İstanbul’a getirdi. “Dersaadet” ve “Deraliyye” sıfatlarına sahip olan İstanbul artık “Darulhilafetilayye” diye de isimlendirilmeye başlandı.

    Beyin Fırtınası:

    Şimdi Ortadoğu bölgesini ve Mısır’ı bu tarihsel bilgiler ışığında okuyup, günümüzü anlamaya çalışalım, bakalım ne olacak? Bir de Osmanlı padişahının Mısır fethiyle İç Asya ve İran’ın Sünni ahalisinin “İmamu’l-Müslimin” olarak tanıması için hiç kimsenin tasdikine ve takdisine ihtiyaç duymadığını belirtelim. Dolayısıyla tefekkürü Avrasya ve Ortadoğu, Kuzey Afrika olarak genişletelim!

    Yeni Türkiye ve resmen hilafetin ilgası

    Üç Tarz-ı Siyasetin ikinci aşaması olan İslamcılık, hilafetin manevi etkisini bir süre kullanılarak hayata geçirildi. Tabii bunda dönemin Panslavizm öğretisine karşı Türkiye’nin ittifaklarının özellikle Almanya ve Avusturya-Macaristan’ın Rusya’nın öğretisine karşı geliştirilerek bir bilinçlilik oluşturma çabasının da etkisi vardı.

    Bu politika bir dönem kısmen de olsa etkili olmuştur, ama V. Mehmed Reşad ile birlikte hiç bir hükmü kalmamıştı. Araplar onu tanımıyorlardı. Mekke Emiri Şerif  Hüseyin b. Ali Osmanlı’ya isyan etti. 1993 yılında Ürdün’de bulunduğum sırada Haşimi kabilesi kendilerini Arapların lideri ve ordularını da Ceyşu’l-Muhammed diye nitelendirdiklerini söylersem, bu söylemin etkisini görebiliriz.

    Şerif Hüseyin kendisini 5 Mart 1917 Hicaz Kralı ilan etti. Ardından Türkiye’deki Müslümanları ve orduyu Türk hükümetini devirmeye çağırdı. Eğer böyle yapmazlarsa halifenin ismi hutbelerde okunmayacaktır, dedi. Sonrasını biliyorsunuz. Türkiye Cumhuriyeti kuruldu. 23 Nisan 1920 tarihinden beri fiilen mevut olan Türkiye bir Cumhuriyet yönetimi olarak 29 Ekim 1923 yılında hukuki şeklini dünyaya ilan etti ve 3 Mart 1924 tarihinde hilafet ilga edilerek, bütün kamuoyuna artık din üzerinden Türkiye’ye yönelik bir tehdite izin verilmeyeceği açıklandı. (Mehmet Ali Ayni, Milliyetçilik,



        

     

     
  • Bir tanem!
    Son mektubunda:
    "Başım sızlıyor yureğim sersem!"diyorsun
    "Seni asarlarsa seni kaybedersem!
    diyorsun;
    "yaşayamam!"
    Yaşarsın karıcığım,
    kara bir duman gibi dağılır hatıram rüzgarda; yaşarsın kalbimin
    kızıl saçlı bacısı
    en fazla bir yıl sürer
    yirminci asırlılarda ölüm acısı...
    Nazım Hikmet/Bursa Hapisanesi-1993