İsevi'yim, diyen de; Musevi'yim diyen de, peygamberlerini utandıran kavimler olmaktan kurtulamadılar.
Ya sen? Ne yazık ki, sen, yani biz de, öyleyiz. Bize tevhid ehli demek, Muhammedi ahlakı, bir kenara itmiş olan biz gafillere, ahir zaman Peygamberi'nin ümmeti demek ne mümkün?
Türk vatanında, Türk oğlunun gırtlağını sıkan Yahudi'nin pençesini hala görmeyen Türk aydınına bilmem ne demeli?
Her gün, sayıları da nüfuzları da artan mason locaları, Lions Kulüpler, Rotari Kulüpler, hep Yahudi oyununun tuzakları... Amma bilen kim, hele inanan nerde?
Asırlar evvel, Katolik vahşeti ile kan pıhtısına dönen İspanyol Yahudilerine kapılarını açan Türk'ü, çevirdiği ticari, iktisadi, mali ve hatta siyasi dolaplarla içten içe yıkan ve en sonunda da, Filistin'de bir karış Türk toprağını bu şeriatçı ve ırkçı Yahudi'ye kaptırmayan Osmanlı Hanedanı'nın dahi hükümdarını tahtından alaşağı eden ve Türklüğü de devlet otoritesinden mahrum bırakan, işte patlıcancısından, bankerine, tacirine, komisyoncusuna kadar hep bu Yahudilerdir.
Köşesinde, sanki hayal gibi, gölge gibi sessiz ve güçsüz oturursa da, gönlünden, evlatlarının üstüne akan bir hayır dua çeşmesi gece gündüz çağlar durur.
Bin şu kadar yıllık şarklı Türk, kendine garplı dedirtebilmek için hazinelerini bir pula sattığı halde, karşılığında ne buldu, ne kazandı? Garp, bu kendisine saf saf yanaşan ve sokulduğu medeniyetten iltifat ve alaka görebilmek için şerefli tarihini bile çiğneyen milleti bağrına bastı mı? Alimleri ile, şairleri ile, kilisesi, asilleri ve her sınıf halkı ile ağız birliği ederek barbar dediği Türk'e, şimdi medeni mi demektedir? Demez. Hem diyemez de. Zira garplı Avrupa, şarklı Türk'ün karşısında asırlarca yenilmiş ve dize gelmiştir. Hem de sille, tevhidin teslise zaferi olarak tecelli etmekle, kini daha da kamçılanmıştır.