(...) Onun tarih anlayışı İslâm’ı merkeze alsa da bütün insanlık tarihini kapsayan bazı psiko-sosyal kanunlara dayanır. Her şeyden önce, nitelemesi İslâmî olmakla birlikte, insan denen varlığın gelmiş geçmiş bütün beşerî çabalarının ve ihtiyaçlarının altında ölümsüzlük arayışının yattığını savunur. Ona göre insanın piramitler inşa etmesinin, sanat eserleri bırakmasının, büyük devletler kurmasının veya kahramanca savaşmasının altında işleyen asıl arzu ölümsüzlüktür.
Tarihi yapan şey ekonomi veya jeopolitik değil, insanın ölümsüzlüğe olan açlığıdır. İnsanın her eyleminin altında (ister bir fatih olsun, ister bir tüccar, ister bir sanatçı) o "sonsuzluk" arzusu yatar. Çünkü insanın ruhu zaten ebediyete âittir. İnsan, içindeki bu "Mutlak" ve "Sonsuz" olanı arama güdüsüyle tarihi inşâ eder.
Bu bakımdan insan, inanarak ve eser vererek kendini gerçekleştirmeye, özünü var etmeye, kendi keyfiyetini kemmiyet üzerinde göstermeye, inandığını tecelli ettirmeye memur bir varlıktır. Bu kendini aşma çabası, insana mahsus bir fenomen olarak ahlâkî varoluşun da temelini oluşturur. Çünkü insan eyleminin değeri, mümkün ve hür bir seçime dayanmasında, yâni ahlâkî niteliğindedir. Dolayısıyla insan, aksiyon sahibi varlıktır ve tarihi yapan da budur.
İnsan hayatında, inanılan ile yapılan arasındaki uygunluk, dinamik bir sürekliliği ifade etmesi bakımından, ruh ve ahlâkın yerli yerinde olduğunu gösteren keyfiyet-kemiyet dengesini belirtir.
**Bu noktada "madde mi ruhu belirler, ruh mu maddeyi?" şeklindeki felsefî açmaz, Necip Fazıl'da diyalektik bir çözüme kavuşur. Keyfiyet asıl ve öz durumundayken; kemiyet onun çeşitli şubeler üzerinde görünüşüdür. Dolayısıyla keyfiyet (ruh ve inanç) daima önceliklidir; ancak kemmiyetin (ekonomik şartların, teknolojik gelişmelerin) de keyfiyet