Don Quijote'yle Don Diego arasında geçen konuşma
Ama başka konulara geçmeden önce, Don Quijote kim olduğunu söylemesini rica etti; kendisi, mevkii ve hayatı hakkında bilgi vermişti. Yeşil Ceketli, buna şöyle cevap verdi: "Saygıdeğer Mahzun Yüzlü Şövalye, ben, Tanrı'nın izniyle bugün öğle yemeğini yiyeceğimiz köyde doğmuş bir asilzadeyim. Oldukça varlıklıyım, adım da Don Diego de Miranda'dır. Hayatımı karım, çocuklarım ve dostlarım arasında geçiririm; uğraşlarım avlanmak ve balık tutmaktır; ama ne şahin beslerim, ne de tazı; olsa olsa evcil bir keklik veya korkusuz bir gelincik. Altmış, yetmiş kitabım vardır; kimi İspanyolca, kimi Latince; bazıları tarih, bazıları din kitabı; şövalye kitapları ise evimin kapısından girmemiştir. Namuslu bir eğlence arzettikleri sürece, dünyevî kitapları din kitaplarından daha çok karıştırırım; bunlardan İspanya'da çok az sayıda bulunmakla birlikte, ifadeleriyle bana zevk verir, icatlarıyla hayran bırakırlar. Arasıra komşularım ve dostlarımla yemek yer, onları sık sık evime dâvet ederim; ikramım daima temiz ve boldur. Dedikodu yapmaktan da, yanımda dedikodu yapılmasından da hoşlanmam; başkalarının hayatına karışmam, hareketlerini gözlemem. Her gün âyine giderim; malımı yoksullarla paylaşırım; yaptığım hayır işleriyle böbürlenmekten kaçınır, en mütevazi kalbi bile usulca ele geçiren düşmanlar olan riyakârlık ve kibrin kalbime girmesini engellemeye çalışırım. Aralarında anlaşmazlık olan kişileri barıştırmaya gayret ederim; yüce Meryem'e, yüce Tanrı'mızın sonsuz merhametine daima güvenirim."
Sayfa 539 - Yapı Kredi yayınları·Kitabı okudu
Alıntı
Benim kitabım bütün bunlardan yoksun olacak; çünkü ne sayfa kenarına yazılacak notum var, ne kitabın sonuna yazılacak açıklamam; ne de kitapta hangi yazarları izlediğimi bildiğimden, bunları, herkes gibi başına, alfabe sırası gibi dizebiliyorum; Aristoteles'ten Xenophon'a, Zoilos veya Zeuksis'e - her ne kadar biri dedikoducu, öteki ressam idiyse de...
Sayfa 38·Kitabı okudu
“Kötü bir anıyı unutmanın en iyi yolu güzel bir tanesiyle değişmektir.”
"Türkiye'de bir hayalet dolaşıyor -Muhafazakarlık hayaleti. Yeni Türkiye'nin bütün güçleri bu hayaleti ete kemiğe büründürmek üzere kutsal bir ittifak içine girdiler: Diyanet ve Başbakanlık, Erdoğan ile cemaat liderleri, iliştirilmiş profesörler ve basındaki polis ajanları... " "Yeni muhafazakarlar, görüşlerini ve amaçlarını gizlemeye tenezzül etmezler. Hedeflerine, ancak şimdiye kadarki tüm toplum düzeninin zorla yıkılması yoluyla ulaşılabileceğini açıkça ilan ederler. Varsın eski egemen sınıflar bu yeni muhafazakar devrim karşısında titresin " Veya söze şöyle de başlanabilir: "Türkiye'deki geleneksel toplumun çökmesiyle oluşan yeni muhafazakar toplum, sınıf karşıtlığını ortadan kaldırmış değil. Yalnızca, eskilerin yerine yeni sınıflar, yeni ezme koşulları, yeni mücadele biçimleri getirmiştir." "Ne var ki, dinselleştirme dönemi olan çağımızın başlıca özelliği, sınıf karşıtlıklarını basitleştirmiş olmasıdır. Giderek toplumun tümü birbirine düşman iki safa, birbirine doğrudan karşıt iki büyük safa ayrılıyor: Muhafazakarlar ile diğerleri. Bugüne dek üstün değer verilen ve sofuca bir ürküntüyle bakılan ne kadar eylem varsa muhafazakar iktidar bunların hepsinin üstündeki kutsallık örtüsünü çekip atmıştır. Doktoru da, hukukçuyu da, müftüyü de, şairi de, iktisatçıyı da kendi ücretli emekçisi haline getirmiştir." "Mevcut muhafazakar iktidar, aile ilişkilerinin yürek titreten duygu dolu peçesini yırtmış ve onu düz para ilişkisine indirgemiştir." "Yeni muhafazakarlık, Kemalist Türkiye'de statükoculuğun öylesine hayranlığını uyandıran kaba kuvvet gösterisinin maskesini indirip, ona nasıl hantalca bir ayı postunun yakıştığını açığa çıkarmıştır. Lider iradesinin neleri başarabileceğini ilk kanıtlayan bu muhafazakarlık olmuştur. İstanbul'un gökdelenlerinden, Artvin'in su
34. Mektup
sevgili alevim, şimdi de üzüldüğümü düşünmene üzülüyorum. yok alevci, yok böyle bir şey! acı da, keder de, mutluluğu pekiştiriyor aslında. ve ben, duyduğu mutluluğu hak etmiş insanların erincini taşıyorum içimde. kuşkular, yıkıntılar, acaba'lar... bir de bakıyorsun, her şey daha yakın, daha güzel ve daha etkili. bir isyan, mitolojik bir gözleme dönüşüyor sanki. bir söz, binlerce masalın yükünü taşıyor. trajedi? o zaten var. düşünüyorum da, salt bir mutluluk yok yeryüzünde. çünkü saltık (mutlak) hiçbir şey yok. olsa olsa aranması var mutluluğun, aranırken de kendini ele vermesi var biraz, hepsi o kadar. ve biz içinde yaşadığımız trajediden ne denli acı duyuyorsak, onu değiştirmeye çalışmaktan da aynı oranda bir sevinç payı ayırıyoruz kendimize. ve yaşamak da bu kadarcık bir şey, değil mi, alevci? dün yazamadım sana. dükkâna telefon ettim, bir mektup olduğunu söylediler. iki defa giyindim, ama... çıkamadım işte. galiba azıcık hasta gibiydim. bugün geçti. daha doğrusu geçirdim; rahatça oynayabiliyorum vücudumla. bunu da öylesine güzelce yapıyorum ki.. kimbilir bu dünyada neye kızıyorum da böyle yapıyorum. neye? yoksa kendimi beğenmekten başka hiçbir şey gelmez mi elimden. sonra... seni seviyorum sevgilim. bu, her saniye şimdilik camus hakkında bir inceleme kitabı çıktı, onu okuyorum. öğleden sonra şiire çalışacağım (alkolden gitmeden önce bir iki kitap daha bitirmek niyetindeyim.) akşam saat 6.da degüstasyon'da bir arkadaşla buluşacağım 8.de bir sözüm daha var. 12.de yatarım herhalde. iki adet müsekkinle 4-5 saat uyuyabiliyorum —birlikte olsaydık, bu uykusuzluklarımız ne güzel değerlenirdi— sonra... seni seviyorum sevgilim. bu, her saniye ben? sahi ben nasılım sevgilim? teknik bakımdan şöyle: şiir kitabım (çağrılmayan yakup) aralık ayında çıkacak. dün, sinematek'te,
Alıntı
3 Mayıs bir bayram değildir. Milli şuurun ayaklanmasıdır.
Nihal Atsız ve arkadaşları, Ankara'da cereyan eden o meşhur 3 Mayıs 1944 Hadiselerinden ve Türkçülerin tevkif edilmelerinden sonra, 3 Mayıs günü, Türkçülük Bayramı olarak kabul ve ilan edilmişti. Ben, 3 Mayıs Şenliklerine, yüksek tahsil için Ankara'ya geldiğimde katılmıştım (1956) . Söğütözü'nde yapılan Türkçülük Bayramının öyle ahım şahım bir tarafı yoktu. Bir de Tenzile Rüstemhanlı'nın Bakü'de düzenlediği 3 Mayıs Türkçülük Bayramında bulundum. Tek kelimeyle muhteşemdi. Program süresince adeta yerimde oturamadım. Bir büyük sinema salonunu gençler tıklım tıklım doldurmuşlardı. Ve beyaz perdeye aksettirilen Türk tarihinin bütün büyük hükümdarlarını, şairlerini, ediplerini, kumandanlarını coşkun alkışlarla karşılayıp uğurluyorlardı. Gördüm ki, Tenzile Rüstemhanlı tam bir tarih şuuruyla hareket ederek Azerbaycan gençliğine 5.000 yıllık geçmişimizi bir bütün olarak gösterip sevdirmeye çalışıyor. Bir zamanlar, Türk hükümdarları arasında cereyan eden savaşlarda katiyyen taraf tutmuyor. (...) Bir ara beni de kürsüye davet ettiler. Orada, Azerbaycan gençliğine ve Türk Kadınlar Birliğinin mensuplarına dedim ki: Türkiye'de 3 Mayıs günleri, neden Türkçülük Bayramı olarak kutlanmaya başlandı. Bunun elbette bir sebebi olmalı. Bu konuyu yeteri kadar okuyamayanlar, bilemeyenler vardır diye burada özetlemek istiyorum: 1944 yılında bizim Başbakanlarımızdan Şükrü Saraçoğlu, bir gün Meclis kürsüsünden şöyle bir açıklamada bulundu. Dedi ki: " Bezim milliyetçiliğimiz bir kan meselesi olduğu kadar, bir kültür meselesidir de! " Bu önemli bir açıklamaydı. Bizim çok yürekli, çok vatansever, çok bilgili Türkçülerimizden Nihal Atsız Bey, çıkarmış olduğu Orhun mecmuasında, Başbakan Saraçoğlu'na hitaben iki açık mektup yayımladı. O mektuplarında özet olarak dedi ki: "Sayın Başbakan siz Meclis
Agâh Sırrı Levend'in mükemmel yazısı
MEHMET EMİN YURDAKUL'UN KİŞİLİĞİ Agâh Sırrı Levend Bir toplumda beliren yeni düşünce akımlarını, değişen edebiyat ve sanat hareketlerini, kendilerini meydana getiren nedenleri incelemeden, yalnız görünüşlerine bakarak açıklamaya çalışmak çok yanıltıcı olur. Kişisel bir heves ürünü gibi görünen bir eserin bile, sonradan yeni bir devrin başlamasına yol açtığı, bir toplum hareketinin müjdecisi olduğu görülür. Değişme ihtiyacını yaratan nedenler çeşitlidir: Toplumun yapısı, ansızın gelen bir felâketle, ya da uzun süren yıpratıcı bir savaşın doğurduğu bezginlikler ve bunalımlarla sarsıntılar geçirir. Bu hal devrimlere ve köklü değişmelere yol açar. Politikada, yönetimde, ekonomide, bilimde ve teknikte beliren bu değişiklik, -elbet sanatta da kendini gösterecek, edebiyat da toplumdaki bu değişikliği adım adım izleyecektir. Değişme isteği, bu gibi büyük sarsıntılar olmaksızın da doğabilir: Uzun süre içine dönük, kendi sınırlan içinde kapalı yaşayan bir toplumda, dışarıdan sızan yabancı etkilerle, yenileşen zamana uyma ihtiyacı belirir. Bu etki altında yeni bir devir açılır, yeni bir hayat başlar. Aydınlar bu yeni hayatın felsefesini yapmaya koyulurlar. Birtakım kurallar ortaya atarak, halkın bu yeniliği benimsemesinde önayak olurlar. Edebiyat da bu yeni hayatı bütün yönleriyle yansıtmaya çalışır. Yenilik değişmez bir değer ölçüsü değildir. Bir süre beğenilip sanat çevrelerini kaplayan bir akım, taklitçiler çoğaldıkça yıpranıp usanç verir. Daha eskiye dönüldüğü gibi, eskiyi temelinden yıkan yeni cilveler de gösterebilir. Yeninin her zaman eskiden daha alımlı ve daha üstün olması gerekmez. Geçici bir heves ürünü de olabilir. Eski edebiyatta «garabet» diye adlandırılan bu zorlama yenilik sevimsiz görünür. Bir aralık taklit edenler çıksa da, uzun süre tutunamaz, yerini başka