Albert Camus, 20. yüzyılı "Korku Çağı" diye adlandırırken, modern dönemden 1900'lü yıllara kadar yükselen matematik ve doğa bilimi temelli dünya görüşünün, insanı nihayetinde içine bırakmış olduğu anlam ve değerden yoksun dünyaya dikkat çekiyordu:
"Mutabakata varmak için korkunun ne olduğunun iyi anlaşılması gerekir: Yani korkunun neye işaret ettiğinin ve karşılık geldiğinin anlaşılması. Korku, aynı olguya işaret eder ve karşı gelir: Cinayetin meşru olduğu, insan yaşamının ise değersiz görüldüğü bir dünya." (Camus, 2007: 259)
Korku Çağı'nda maddi cinayetin meşru hale gelmiş olması, düşünce dünyasında da zihinlerin birbirini katletmesini ifade eder. İnsan yaşamının değersizleşmesi, doğrudan diğer insanların zihnine yapılan saldırılar vasıtasıyla gerçekleşir. Zira düşünce, zihinsel faaliyet ve bilgi ne kadar çok tahrip edilirse, insan aynı ölçüde hem maddesel hem de zihinsel şiddete kapılır; böylelikle söz ve dolayısıyla diyalog ortadan kalkar. Diyaloğun yokluğu ise, Camus'nün korku sözcüğü ile kast ettiği dünya düzenini arzulayanların, yani her türlü cinayeti meşru kılma arzusunda olan ve insanın anlam dünyasını yıkma gayesi güdenlerin katıksız bir şiddet ortaya koymalarına imkân verecek, fikirlerin ve ideallerin hoyratça katledildiği bir atmosferin ön şartıdır.