19.yüzyıl sonlarında Avustralyalı cerrah Jerry Moore; Paré ve Trendelenburg tekniklerini daha da geliştirmiştir. VSM'nin olabildiğince yukarıdan bağlanmasını değil, bir adım daha yukarı çıkıp crosse'un da bağlanması gerektiğini anlamıştı. Crosse sektomi denilen bu teknik, modern ameliyat yöntemi haline gelmiştir. Bu yöntemle yalnızca mevcut ve gözle görünür varisler tedavi edilmemiş, problemin tekrar etmesi de engellenebilmiştir... Crosse sektomi ameliyatı,20.yüzyılda soyma (stripping)denilen yöntemle birleştirilmiştir. Bu teknikle VSM'nin tamamı tek bir seferde çıkarılır... Bu durum damar cerrahisini altüst eden İsveçli radyolog Sven Ivar Seldinger'in sahneye çıkmasıyla yeni bir seyir izler.Seldinger 1953 yılında,kan damarlarını endovasküler olarak,yani içeriden tedavi etmeyi mümkün kılan bir teknik gelistirir. Yine bir radyolog olan Charles Dotter, 1964'te Seldinger tekniği sayesinde,atardamar daralmasını tedavi etmek için kan damarının bir baloncukla içeriden genişletildiği dahiyane bir fikir olan perkütan anjiyoplastiyi keşfedebilmiştir.21.yüzyılda,Seldinger tekniği yalnızca atardamar tedavisinde değil,varis tedavisinde de uygulanmaktadır.VSM,lazer ışını veya mikrodalgalarla içeriden dağlanabilmekte ve böylece damarın kapanması sağlanabilmektedir.Tek bir neşter kullanmadan
Sayfa 97·Kitabı okuyor
Alman işgalinin ardından Picasso için yeni bir yaşam başlar. Mülke ve dünya işlerine karşı daha ilgilidir. Çoğunlukla Güney Fransa'da yaşar... 1943 yılında genç bir ressam olan Françoise Gilot'la tanışır. O zaman Françoise 21, Picasso ise 62 yaşındadır. 1953'e kadar birlikte yaşarlar ve iki çocukları olur. 1947'de oğlu Claude, 1949 yılında ise kızı Paloma doğar. İlya Ehrenburg, bu doğum haberinin, Paris Barış Kongresi'nin açılış gününde geldiğini ve bu nedenle Picasso'nun kızına "Güvercin" anlamına gelen "Paloma adını verdiğini yazar...
Sayfa 498 - Picasso serçe kuşundan farksızsın kardeş :)·Kitabı okuyor
“Kötü bir anıyı unutmanın en iyi yolu güzel bir tanesiyle değişmektir.”
Şu’arâ Suresi 196. Ayet Açıklaması
Lafzen: “öncekilerin yazılarında/sayfalarında”. (Zubura verdiğimiz mâna için bkz: 16:44, not 48). Bunlar Tevrat ve İncil’den öte -ki onlar zaten adlı adınca zikredilmektedir- başta Eski Hind, Eski Mısır ve Eski İran dinî metinleri olsa gerektir. Bu tezimizi M. Hamidullah’ın verdiği şu emek mahsulü bilgiler teyit eder: “Müfessirler resim ve heykellere tapmayı reddeden, “övülen” ve “herkese rahmet” sıfatlarını taşıyan bir zâtın geleceğini önceden haber veren Zerdüştlerin kitabına (Zend-Avesta, Hacht 13, XXVI-II, 129) göndermeler yaparlar (Bu konuda Avesta ve Dasâtîr’in başka pasajları da vardır). Brahman Hinduların Pourâna ve Vedalar’ı da çölden çıkacak, adı “övülmeye değer: Muhammed” olan bir bilgeden ve onun arabasının göğe değeceğini (Miraç); devleri bulunan bir bilge (Bkz: İşaya, 21:6-7); biri üç yüz diğeri on bin kutsanmış kişiyle gerçekleştireceği iki zaferini (Bedir Savaşı ve Mekke Fethi) haber vermektedir. Başka yerde, Kalınki Pourâna’da babasının “Allah’ın kulu” (Abdullah’ın tam karşılığı) annesinin ise “güvenilir” (Amine’nin tam karşılığı) olduğu yer almaktadır. Yine kumlu bir memlekette dünyaya geleceği ve doğduğu şehrin kuzeyine hicret edeceği vs. belirtilmektedir. Hemen belirtelim ki Pourâna kelime anlamıyla “Eskilerin Yazıları/Suhufu’l-Evvelîn” anlamına gelir ki, bu âyette bu ifade aynen yer almaktadır. Yine bilinmektedir ki, Guatama Buda da “Metteya” veya “Maitreya”nın (âlemlere rahmetin) kendi işini tamamlamak için geleceğini önceden haber vermiştir [Bkz: aynı yer, IX, 128; XX, 107] (Aziz Kur’an, İstanbul-2000).
Sayfa 708·Kitabı okuyor
Şimdi ben burada, vaktiyle bir askerî okuldan tardo-lunmuş ve üniformayı çıkararak başıbozuk elbisesi giymenin ızdırabını tatmış bir insan olarak bu eski Har-biyelilerin, kimse tarafından bilinmeyen, fakat ölçmek kabil olsa göklere kadar yükseleceği belli bulunan ızdı-rabından bahsetmek istiyorum. Kendi maceramda ben, Türk kanunları bakımından haksızdım. Türkçü ve ırkçı olduğum için, Türk ünifor-ması taşımasına rağmen Bağdatlı bir Arap olan Birinci Mülâzim Mesut Süreyya'ya selâm vermeyi reddettiğim için tardolunmuştum. Fakat bu 1500 eski Harbiyelinin durumu büsbütün başkadır. Onlar "emre itaat" prensibi ile, arkadaşlık ve mertlik zihniyeti ile yetiştirilmişler, arkadaşlarını yalnız bırakmayı en büyük utanç saymışlardır. Alarm verildiği zaman bu 1500 genç, silâh başı edecek yerde herbiri bir bucağa sıvışıp kaçsaydı acaba makbul mü sayılacaklardı? Bugün subay olmaya lâyık görülme-yen bu çocuklara o zaman takımlar ve taburlar emanet edilebilecek miydi? 21 Şubat'ın da, 20 Mayıs'ın da olacağı biliniyordu. Bu-rada bir suçlu varsa bu 1500 çocuk değil, ayaklanmaların yapılacağını bildiği halde tedbir almayan, Talât Aydemir'le yakınlığı olanları Harbokulu'nda ve Ankara'da bırakan o zamanki hükümettir. Ortada elle tutulur bir delil yokken Talât'la yakınlığı olanları uzaklaştırmanın antidemokra-tik olduğunu söylemek pek çocukça olur. Mahkemenin beraat ettirdiği gençleri Harbokulu'ndan çıkarmak çok mu demokratiktir? Yıllardır sivil zihniyetin dışında, disiplin ruhu ile yetişen bu gençleri alabildiğine hürriyet içinde yaşayan üniversitenin şurasında, burasındaki boşluklara, gediklere yerleştirerek görev yaptığına inanmak bile bile aldanmadan başka bir şey değildir. Bunlar arasında maddi imkânsızlık dolayısıyla yüksek öğrenimini bırakanlar da bir haylidir ki bu da ayrı bir
Sayfa 81 - 82 Ötüken, 22 Kasım 1965·Kitabı okuyor
21.15
"Ne yapalım, bari bağışlayalım birbirimizi."
Sayfa 94 - Yapı kredi yayınları-·Kitabı okuyor
İnsanı onurlandıran en büyük nimetlerden biri de akıldır. Aklıyla insan mutluluğu yakalar, meleklerden üstün konuma gelir, kâinata bakarak varlığının delillerini kavrar, yaratıcısını tanır, sıfatlarını öğrenir. Hatta insanın bizzat kendisi yaratıcının varlığına delildir: "...bizzat kendi varlıklarınızda da böyle deliller vardır. Hala görmeyecek misiniz?" (Zâriyât, 21)
Sayfa 65·Kitabı okuyor