Haklar korunduğu ve inanca saygı duyulduğu sürece, barışın kimseye zararı yoktur. Ancak barış, teslim olmak ve alçaklığı kabul etmek demekse, işte buna saygı duyulamaz! Bu dengeyi, Kur'an'ın haram aylarda savaş yapmayı serbest bırakan açık­lamasında görebilirsiniz; "Sana haram ayda savaşmayı soruyorlar. De ki: O ayda savaşmak büyük bir günahtır ... " (Bakara, 2/217) Yani savaş caiz değildir, ancak haram ayda saldırıya uğramışsanız, emniyet içinde yaşayanların güvenliği tehdit edilmişse ve doğru bir şekilde Allah'a ibadet edenler sıkıştırılmaya başlanmışsa ne yapmalı? Böyle bir durumda saldırıya karşılık vermek ve hak ve hukuku korumak gerekmez mi?
Sayfa 24
Bakara Sûresi 2
لَيْسَ الْبِرَّ اَنْ تُوَلُّوا وُجُوهَكُمْ قِبَلَ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ وَلٰكِنَّ الْبِرَّ مَنْ اٰمَنَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَالْمَلٰٓئِكَةِ وَالْكِتَابِ وَالنَّبِيّ۪نَۚ وَاٰتَى الْمَالَ عَلٰى حُبِّه۪ ذَوِي الْقُرْبٰى وَالْيَتَامٰى وَالْمَسَاك۪ينَ وَابْنَ السَّب۪يلِ وَالسَّٓائِل۪ينَ وَفِي الرِّقَابِۚ وَاَقَامَ الصَّلٰوةَ وَاٰتَى الزَّكٰوةَۚ وَالْمُوفُونَ بِعَهْدِهِمْ اِذَا عَاهَدُواۚ وَالصَّابِر۪ينَ فِي الْبَأْسَٓاءِ وَالضَّرَّٓاءِ وَح۪ينَ الْبَأْسِۜ اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ صَدَقُواۜ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُتَّقُونَ Yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz iyilik değildir. Asıl iyilik, o(kimsenin iyiliği)dir ki, Allah’a, ahiret gününe, meleklere, Kitaba ve peygamberlere inandı; sevdiği malını yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilencilere ve boyunduruk altında bulunan(köle ve esir)lere verdi; namazı kıldı, zekatı verdi. Andlaşma yaptıkları zaman andlaşmalarını yerine getirenler; sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabredenler, işte doğru olanlar onlardır, (Allah’ın azabından) korunanlar da onlardır. Bakara 177 يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا كُتِبَ عَلَيْكُمُ الصِّيَامُ كَمَا كُتِبَ عَلَى الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَۙ Ey inananlar, sizden öncekilere yazıldığı gibi (günahlardan) korunmanız için sizin üzerinize de oruç yazıldı; 183 اَيَّاماً مَعْدُودَاتٍۜ فَمَنْ كَانَ مِنْكُمْ مَر۪يضاً اَوْ عَلٰى سَفَرٍ فَعِدَّةٌ مِنْ اَيَّامٍ اُخَرَۜ وَعَلَى الَّذ۪ينَ يُط۪يقُونَهُ فِدْيَةٌ طَعَامُ مِسْك۪ينٍۜ فَمَنْ تَطَوَّعَ خَيْراً فَهُوَ خَيْرٌ لَهُۜ وَاَنْ تَصُومُوا خَيْرٌ لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ Sayılı günler olarak. Sizden kim hasta veya seferde olursa tutamadığı günler sayısınca başka günlerde (tutar). Oruca (güç) dayananların fidye vermesi, bir yoksulu doyurması lazımdır. Bununla beraber gönül isteğiyle kim
“Kötü bir anıyı unutmanın en iyi yolu güzel bir tanesiyle değişmektir.”
Şükür secdesi hk.
Ebû Bekir (r.a) şöyle demiştir: "Peygamber (s.a.v) kendisine sevinç verici bir haber veya bir müjde gelince, Allah'a şükretmek üzere secdeye kapanırdı." (217) Şükür secdesinin açıkça yapılması müstehabdır. Ancak belâya uğrayan kimseyi gören kişinin, kendisi de öyle bir belâya uğramadığı için yapacağı şükür secdesini gizli yapması sünnettir. Ki belâya maruz kalan kişi görüp de üzülmesin. Şükür secdesinin rükün ve şartları, yani yapılışı aynen tilâvet secdesi gibidir. Yalnız niyet değişir. Bir de secdedeki normal tesbihten sonra şu duâyı okumak sünnettir: اللهم اكتب لي بها عندك أجراً وضع عني بها وزرا واجعلها لي عندك. كمَا تَقَبَّلْتَهَا مِنْ عَبْدِكَ دَاوُدَ عَلَيْهِ السَّلَامُ ذخراً، وتقبلها مني . "Allah'üm- mektub lî bihâ indeke ecran ve da' annî bihā vizran, vec'alha li indeke zühran, ve tekabbelhå minnî kemâ tekabbelteha min abdike Dâvûd aleyhisselâm." (218)
Din
Tarihin şehâdetine gelince: İslâm bir akîde/inanç sistemidir ve bütün düzenlemelerini bu kaide üzerine kurar. Bunun için sadece düzenlemelerle yetinmez. Bugüne kadar yaşamış olması bunun en önemli tanığıdır. Şâyet sadece düzenlemelere dayanmış olsaydı, devlet ortadan kaldırıldığında, onunla birlikte İslâm'ın koyduğu düzenlemelerin de ortadan kalkması, dağılması gerekirdi. Ancak İslâm, yalnızca düzenlemelerden ibaret olmayıp her şeyden evvel bir akîde olduğu için canlılığını korumuş, dinamik bir hareket halinde bugüne kadar ayakta kalabilmiştir. Özetlersek deriz ki: İslâm'da bütün düzenlemeler akîdeden kaynaklanır. İslam'ın düşmanları, ilk Haçlı savaşları'ndan bu yana, onun inançlar sistemi olduğunu bildikleri için onu yıkmaya çalıştılar. Ama bütün çabaları başarısızlıkla neticelendi. Bu sebeple çağımızdaki Haçlılar onu sistem olarak yıkmak yerine akîde olarak yıkmaya çalıştılar. Böylece hem devletin bir daha kendini toparlamasını önlemek, hem de sistemin kökten yıkılmasını garantilemek istiyorlardı... Bir akide sistemi olarak İslâm'a karşı savaş açtılar. Müslümanlara da -özellikle kültürlü kişilere yaşadığımız çağda artık akide ve inancın bir değeri ve ağırlığı olmadığını söylediler, "Mühim olan akîde değil sistemdir" dediler. Şeytâaları ile başbaşa kaldıklarında da, "Demokrasi yalnız bir sistem değil, aynı zamanda bir inançtır", "Komünizm tek başına bir sistem olmaktan çok bir inançtır" veya -kendi ifadeleriyle-"O bir felsefedir" dediler. Amaçları, kendi câhiliye sistemlerini -bir parça da olsa- akîdeye benzer özelliklere dayandırmaktı. Ama İslâm'dan söz ederlerken, akîdeyi bir yana bırakarak hep sistemden bahsettiler. Sonra da "İslâm'ın düzenlemeleri, XIX. yüzyılda uygulamaya elverişli değildir" dediler. Aslında bu, her türlü savaş metotlarının denendiği bir
Philosophische Untersuchungen, § 217.:
“Kurala nasıl uyabilirim?” — bu, nedenlere yönelik bir soru değilse eğer, kural uyarınca böyle eylemde bulunmamı haklılaştırmaya yönelik bir sorudur. Temellendirmeleri tükettiğimde küreğim kayaya dayanır ve geriye doğru bükülür. O zaman ben de “Ben de bunu yapıyorum işte” demeye eğilim gösteririm. (Açıklamaları kimi zaman içerikleri değil, biçimleri nedeniyle talep ettiğimizi anımsa. Talebimiz mimari bir talep; açıklama, hiçbir şeyi taşımayan bir tür yalancı pervaz.)
çev. Haluk Barışcan, Metis.
"Güçlü ve rahmet sahibi olana güven. Ki O kalktığında seni görmektedir. Secde edenler arasında dolaşmanı da. Hiç şüphesiz O, işitendir, bilendir." (Şuara 217-220)