KAN LEKESİ, COP İZİ
I. Hedef, bellidir. İslâm. Ve hedefe erişmek için, her yol denenir. Zayıf mizaçları rüşvetlerle bağlama, sindirme, korku verme, ayak oyunu, darağacı, tetik, dipçik, banknot, koltuk, iltifat, kin... Her ne yol, her ne vasıta varsa kullanılır.
Mesela, adı var, kendi yok Cumhuriyet'in ilanından iki sene sonra, Takrir-i Sükûn'un acımasız zulmânî dönemini yaşar Türkiye. Bir yanda devrimlerin en radikal olanları uygulamaya konur, İslâm'a en ağır darbeler ile hücuma girilirken; diğer yanda tek bir "çıt"a bile izin verilmez. Philips Price'ın ifadesiyle, Türkiye, "tarihin bir dönemini kirleten acımasız öç almalar" yaşar. M. Kemal, tiranlaşır.
İstiklâl Mahkemeleri ile, binlerce, on binlerce insan ipe gider. Sadece Şark İstiklal Mahkemesi iki yılda 420, Ankara İstiklal Mahkemesi 140 idam vermiştir; ama Mete Tunçay'ın deyişiyle, bu sayılamalar, Takrir-i Sükûn döneminin devlet terörü hakkında yeterli bir fikir veremezler. Ama, Şark İstiklal Mahkemesi üyesi Lütfi Fikri Bey'in şu sözü, galiba bir şeyler vermektedir: "Bizim belli, millî bir amacımız vardır. Ona varmak için ara sıra kanunların üstüne de çıkarız."
Çıkılır da. Hem de sık sık çıkılır. Zaten, o dönemin kanunları gerçek mânâda kanun sayılabilir mi ki? Mesela Meclis'in Haziran 1927'deki dokuz toplantısında, içtüzük hükmüne rağmen, hiç görüşülmeden tam yüz kanun çıkarılır. Bunlardan biri, milletvekili seçimini Mustafa Kemal'e bırakır mesela. Sonuçta göstermelik bir seçim de olur ya, yüzde 25'lik bir katılma oranı ile, bütün Türkiye, tek bir vücut gibi, Gazi'nin gösterdiği namzetlere oy verir. 5 Eylül 1927 tarihli Cumhuriyet'in yazdığı üzere, "Tarihte emsaline nadir tesadüf olunan bu vak'anın Türk milletine has sebepleri ve mânâları vardır." Ne gibi mi? "CHF, bu memlekette istiklal ve inkılâp fırkasıdır