Bakara 264: İslâm öncesinde Araplar ziyafet verirler, çeşitli cömertlik gösterileri yaparlar ve elindeki avucundakinin tümünü o gün harcarlardı. Bununla övünürler, şairler de bunları şiirlerle överlerdi. Bu cömertlikleri nisbetinde de asillik ve şeref pâyesi ile taltif edilip bununla gururlanırlardı. İşte İslâm bu hususta bir dönüşüm gerçekleştirdi: Cimriliği yerdiği gibi, üstünlük ve şerefin de Allah'ın emrine uygun yaşamakta ve O'nun rızasını kazanmakta olduğunu; O'nun rızası yolunda olmayan, gerek gösteriş gerekse inançsızlık içindeki harcamaların hiçbir değeri olmadığını ilan etti. Aynı zamanda âyet-i kerîme; gösteriş, başa kakma veya kendisine hizmet ettirme durumunda, verilen sadakaların boşa gideceğini de bildirmektedir.
Ey iman edenler! Sadakalarınızı, başa kakmak, gönül kırmakla boşa gidermeyin. O adam gibi ki, insanlara gösteriş için malını dağıtır da ne Allah'a inanır, ne ahiret gününe. Artık onun hâli, bir kayanın hâline benzer ki, üzerinde biraz toprak varmış, derken şiddetli bir sağnak inmiş de onu yalçın bir kaya halinde bırakıvermiş. Öyle kimseler, kazandıklarından hiçbir şey elde edemezler. Allah, kâfirler topluluğunu doğru yola iletmez.
"Ümmetim için en çok korktuğum şey, yakinin zayıflamasıdır" ¹ buyurulmuştur.
Bunun sebebi şudur: Yakinin zayıflaması; dünyaya rağbetin, mal toplama hırsının, dünya ehline yaklaşmanın ve onlara imrenmenin kaynağıdır. Nitekim İbn Mesud şöyle demiştir:
“Gerçekten bir adam, kalbinde imanı ile evinden çıkar. Fakat din ve iman olarak elinde hiçbir şey kalmadan evine geri döner. Çünkü o, birisiyle karşılaşır; ona: “Sen, böyle böylesin.” der. Bir diğeriyle karşılaşır: ona: “Sen, şöyle şöylesin.” der. Ardından, onlardan yana konuşmadık hiçbir şey bırakmaz. Sonuçta Allah Teala’nın gazabına uğramış olarak evine döner.”
____________________________
¹ Buhari, Tarih-i Kebir, V, 264; İbnu Mübarek, K. Zühd, No: 512; İbnu Ebi’d-Dünya, Kitabu'l-Yakin. No: 9; Tabarani, el-Evsat, 8864; Beyhaki, Şuabu’l-İman, No: 31; Heysemi, Mecmau’z-Zevaid, I, 107.
Sayfa 400 - Semerkand Yayıncılık, 2. Baskı, Aralık 2003 (Çev: Yakup Çiçek ve Dilaver Selvi)·Kitabı okudu
Bir müslüman, bir kadının güzelliğini görünce, gözünü hemen ondan çevirirse, Allah Teâlâ onun için, halâvetini hissedeceği (lezzetini ve zevkini duyacağı) bir ibadet (hâli) yaratır." (Ahmed, V, 264; Heysemi, VIII, 63; Ebû Nuaym, Hilye, II, 187)
Sayfa 187 - Altınoluk Yayınları:14, İstanbul, 2012·Kitabı okuyor
"Sen, şiddetli kasırgaların hareket ettiremediği ve şiddetli sarsıntıların yerinden oynatamadığı ulu bir dağ gibiydin!"
Ebû Nuaym, Ma'rifetü's-Sahābe, 1, 264.
Sayfa 135 - Altınoluk Yayınları:14, İstanbul, 2012·Kitabı okuyor
Bir şeyi kendi adına vermek, kendisine aitmiş gibi vermek, örtülü bir minnet anlamını içerir. Kur'ân-ı Kerîm, "Minnetle, yaptığınız iyilikleri boşa çıkarmayın" buyurur (Bakara, 264). İnsanın bir şeyi kendisininmiş gibi vermesi, yaptığı iyiliği boşa çıkarma riski de taşır. Esas olan, Allah'ın birilerine hediye verişini temsil etmektir, bu tecelliye ayna tutmaktır. Aynanın görüntüye sahip çıkma vasfı ve iradesi olmadığı gibi, insan da ilahi mülkün kendi üzerinden başkalarına aktarılmasını sahip-lenmemelidir.
Verirken, Allah'ım sen cömertsin, ben de Senin cömertliğini yansıtmak istiyorum, diye düşünmelidir insan. Ayna geleni yansıtır, seçmez, ayırt etmez, yansıttığı şeyi kendine ait görmez. İslam'ın özü ve özeti, Cenab-ı Hakk'ın sıfatlarını, isimlerini ve o isimlerin en yoğun tecelligahı olan Efendimizin (sav) sünnetini yansıtmaya çalışmaktır. Birine şefkat gösterirken, o şefkatin Allah'ın merhameti ve peygamberlerin sünneti olduğunu fark edebilmektir mesele. Çünkü şefkat sahiplenildiğinde şefkatlikten çıkar, bir gaspa dönüşerek, hayra değil enaniyete kaynaklık eder.