14) Kim de (haramları helâl sayarak) Allâh’a ve Rasûlü’ne isyan eder (; Onların emir ve nehiylerini tanımaz) ve O (Allâh-u Sübhânehû)nun (iman dâhil tüm) sınırlarını geçerse, onu da içinde ebedî kalacağı korkunç bir ateşe sokacaktır. Çok alçaltıcı pek büyük bir azap da ona mahsustur!
Bu âyet-i celîlelerde vârislerin kısımları en güzel bir şekilde tertip edilmiştir. Şöyle ki; vârisin ölüyle vasıtasız ya da vasıtalı ilişkisi göz önünde bulundurulmuş, vasıtasız olan irtibatlar soy veya evlilik olarak değerlendirilmiş, vasıtayla olan alâka ise “Kelâle” diye adlandırılmıştır. Doğrudan doğruya nesep cihetinden meydana gelen birleşme, doğum yakınlığından ibarettir ki, çocuklar ve ana-baba buna dâhildir. İnsanın ana-babasıyla ve çocuklarıyla olan irtibâtı, şeref bakımından en üst düzeyde olduğundan, ilk olarak 11. âyet-i kerîmede onlarla ilgili miras hükümleri açıklanmış, daha sonra 12. âyet-i kerîmede evvela karı-koca hakları bildirilmiştir. Kişinin, birader, hemşire vesâir akraba ile ülfet ve ünsiyeti geride zikredilenlere nispetle daha zayıf olduğundan, kelâle konusu ilk iki kısımdan sonraya bırakılmıştır. Soy bakımından vâris olanlardan erkek çocuğun hissesi, kızın iki misli olduğu gibi, nikâh sebebiyle vâris olanlar için de, kocanın hissesi kadının iki misli kılınmıştır. Bu durumda kadının çocuğu yoksa bıraktığının yarısı, varsa dörtte biri kocanın, erkeğin çocuğu yoksa bıraktığının dörtte biri, varsa sekizde biri hanımına kalacaktır. İslâm dışı bazı düzenlerde, ölenin çocukları kalması durumunda ana-babası vâris olamamaktayken, İslâm hukuku, hisselerin taksiminde adâlet esâsını gözetmiş, vârisleri belirlerken de sadece akrabalık derecesini değil, onunla birlikte istifadeyi de göz önünde bulundurarak, ölüye faydası dokunmuş olan uzak akrabayı da mirastan mahrum