“Zaman, üzerine ne inşa ederseniz edin akıp giden bir nehirdir; bazen sadece boğulmamaya çalışırsınız.”
Per Petterson, bu romanda bizi Arvid Jansen’in en enkaz halindeki yılına, 1989’a götürüyor. Berlin Duvarı yıkılırken, Arvid’in de hem evliliği hem de gençlik idealleri (Maoculuk) yerle bir oluyor. Ancak kitabın asıl kalbi, Arvid’in kanser teşhisi konan annesiyle çıktığı o sessiz ve mesafeli yolculukta atıyor.
276 sayfalık bu yolculuk; bitmemiş konuşmaların, geç kalınmış itirafların ve kontrol edilemeyen bir nehir gibi akıp giden hayatın buruk bir özeti.
Kitap sakin bir nehir gibi öyle ya da böyle sakince akıyor, ama hiçbir yere gitmiyor.
Arvid’in fabrikadaki o eski Maocu hayalleri ile bugünün 1 Mayıs meydanları arasında ortak bir burukluk var: Zaman, tıpkı o lanet olası nehir gibi akıp giderken, geride sadece gerçekleşmemiş idealler ve sessizce verilen bir yaşam mücadelesi kalıyor.
1 Mayıs işçinin ve emekçinin bayramı kutlu olsun