turkçe'de yazilmiş en iyi romanlardan biri. ama etrafta "biz kaybedeniz abi", "hepimiz disconnectus erectuslardan geliyoruz" vb. diyerek dolaşan ve paçalarindan samimiyetsizlik akan insanlar görmek iyi hisler uyandirmiyor adamda, o da baska bir mesele..
dolu ve derin olanların fazla geldigi, uyum saglıyamadıgı bir dunyanın klasigidir.
sozkonusu durumda olanların hepsinin gunlugu aynıdır. onlar yazdıklarını kendisinde bir kopya bırakmaksızın dagıtır, onlar kendini insanlara anlatmak icin kıcını yırtar, degıshık cevre ve ınsanlara yanasır, kendı kendıne kurtulmayı dener, aslında hepsi kurtarılmayı bekler, aslında hepsı kurtarılmayı beklemesının anlamsız oldugunu farkettıgı anda tıkanır, dunyaya bakısh acısına verdıgı kavisin logaritmasini hesaplıcam, en ıyısını yashıycam derken hıch yasamadıgını farkeder bır gun, hepsi vurulur.
hepsinin ardında pisman birileri kalır. okudukça etrafınızdakilere "turgut özben", "selim ışık", "günseli" ve hatta "süleyman kargı" gibi isimler ve roller vermenize yol açan kitap...
okuma sırası bakımından; "kürk mantolu madonna"'dan sonra okunması, zihinlerin iyice bulanması açısından yeterli olacaktır...
ne selim, ne turgut ve ne de romanın diğer bazı önemli kahramanları, uğraşılarında başarılı olamazlar. bunun temel nedeni de bütün yaşamları boyunca, ''ben ne yapmak istiyorum'' sorusuna kafa patlatmalarıdır. hiçbir hayatın kendilerine göre olmadığı sonucuna ulaşırlar. bu uyumla-uyumsuzluğun, bulmakla-yitirmenin, hüzünle-gülünç olanın birarada olduğu ,hatta birbirine geçtiği bir yaşam vardır ellerinde.
kısaca baştan sona bir bocalama: ''bu duruma nasıl geldim? neden bana yaşamasını öğretmediler? neden bana, -bizden bu kadar, gerisini sen bulup çıkaracaksın." dedikleri zaman isyan etmedim? diyen selim, günlüğüne bu satırları yazarken hep bir