Platon MÖ 380
Gerçek bir bilgi aşığı(filozof)... şeylerin temel doğasını kavrayıncaya kadar tükenmeyen ve azalmayan bir tutkuyla yükselir.
Alıntı
İsterseniz ben rabbimizi teşbih ve tenzih etmeyi kısaca izah edeyim. Bütün âlem Allah’ı teşbih etmek ve onu isimlerinden, efâlinden tanıyıp ona şahid olmak içindir. Kul, rabbini kendisi ve varlık üzerinde teşbih etmezse cahil kalır. Bu durumda insana düşen; rabbini kendi üzerinden teşbih ederek tanıyıp anlamaya çalışmaktır; çünkü insan, rabbini ancak teşbih ederek tanıyabilir; ama tanırken zatını değil tecellisini tanır. Başka türlü hiç kimse hiçbir zaman “ben Allah’ı tanıdım, anladım” diyemez, derse hâşâ rabbini ihata etmiş olur. Bu nedenle Allah’ı tanımak hiç kimse için söz konusu değildir. İnsan, Allah’ı yalnızca Allah’ın kendisini tanıttığı, tecelli ettiği kadarıyla tanıyabilir. Bizim de rabbimizi kendimiz ve varlık üzerinde teşbih ederek anlamamız, tanımamız lazım. Nasıl? Öncelikle kendi üzerimizden Allah’ı teşbih ederiz. Allah, tecelli ettiği kuluna benzer desek doğru olur mu? -Doğru olmaz; ama isimleri ve fiilleri üzerinden kul, kendisini yaratan rabbini anlayabilir. Teşbih etmek, benzetmek demektir. Kul da rabbinin isimlerini kendi vasıflarına benzeterek kendisi üzerinden rabbini anlar, tanır. Mesela; kendi görmesi üzerinden sonsuz bir deryadan bir damla misali Allah’ın görmesini; yani El Basîr ismini anlar. Aynı şekilde kul, kendi işitmesini, konuşmasını, irade etmesini, tercih etmesini, gücünü, kuvvetini, üzerindeki rahmeti, kerimliği, aşkı, muhabbeti bilir. Bu vasıflarına bakıp kendi üzerinden rabbini teşbih edince rabbini anlamış olur. Aynı şekilde biri bir insana ihanet edince uğradığı bu ihanet insana nasıl ağır gelir, öyle değil mi! İşte, insan da rabbine ihanet edince ona yaptığı bu ihanetin, rabbine nasıl ağır geleceğini kendi üzerinden anlamalıdır. Öyle ki Allah âyet-i kerimede “bir de o (ehl-i kitaptan olan)lar, Rahmân çocuk edindi, dediler.
Sayfa 357·Kitabı okuyor
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Fikrimce savunmanın başarısına etki eden başlıca üç etmen mevcuttu. Birincisi, tümenler için alana oranla yüksek bir kuvvet barındıracak dar mıntıkalar oluşturdum. İkincisi, tehdit altındaki mıntıkayı emniyete almak için 380 toptan müteşekkil bir topçu grubu oluşturmayı başardım. Üçüncüsü, muharebeye müdahil olan Alman tümenlerinin kayıpları ordu gerisindeki diğer tümenlerce ihtiyatını sağladım.
Sayfa 363·Kitabı okudu
Doğu Roma İmparatorluğu'ndan sonra gelen Osmanlı Devleti de sayıları paraya monte etmeyi denemişti fakat bu sikkeler de paranın satın alma gücünü değil kaç adede tekabül ettiğini gösterirdi. Mesela 1470 yılında gümüşten darp edilen onluk sikkeler, temel para birimi olan akçenin on katı ağırlığındaydı; yani standart ölçü ve ayarı bilinen akçenin on katı değerinde demekti. Gerçekten de paraların üzerine sayı basılması, kâğıt parayla anlam bulacaktı ancak bunu içselleştirmek için ileri düzey finans bilgisi gerekliydi. Osmanlı maliyesi ise sayılarla anlaşmakta büyük zorluk çekmekteydi. Avrupalılar hem sayıları hem de kâğıt paranın felsefesini sindirmek için uğraşırken Osmanlı olan biteni izlemekle yetinmekteydi. Hatta ilk kâğıt parayı yüzyıllar sonra basmış olmasına rağmen ne üzerindeki sayıları ne de arkasındaki egemenlik gücünü önemsemişti. Sultan Abdülmecit, Dolmabahçe Sarayı inşaatını gezerken yanındaki Hazine Nazırı'na dönerek ne kadar para harcandığını sorduğunda aldığı cevap manidardı: “Fazla değil hünkârım. 3.500 kuruş!" Halbuki 285 oda, 44 salon, 68 tuvalet ve 6 hamamı bulunan sarayın 14 ton varakla yaldızlanan tavanlarında toplam 36 şahane avize vardı. Balo salonundaki avizenin ağırlığı ise 4 tondu. Dolayısıyla nazırın söylediği tutar, saraya harcanan 2.800.000 sterlinlik dış borcu ödemek için basılmış kâğıt paraların üretim masrafıydı. Yaklaşık 150 sene önce yaşanan bu diyalog, paranın felsefesini içselleştiremeyen Osmanlı ricalinin para algısını göstermekle kalmayıp memuruna maaş ödeyemeyen bir devletin, debdebeli saraylara neden 5 milyon altın harcadığının da cevabıydı. Zira egemenliğin simgesi olan parayı ve özgür düşüncenin simgesi olan felsefeyi geniş kitlelerden uzak tutabilmek, tüm koltukların sigortasıydı. Bu yüzden para ve felsefe halkın seviyesine hiç
Sayfa 100 - Timaş Yayınları, 1. Baskı
"Galiba bu kıza vurulmuştum. Galibası fazla. Bildiğim bir şey varsa o da erkeklere yıldırım çarpma oranının, kadınlara göre altı kat daha fazla olduğudur.Kolumdaki saati çıkarıp cebime koydum. Gömleğimden birkaç düğme çözdüm. Kollarımı geriye doğru açtım, gövdemi eğdim, bacaklarımı çarpıttım. Aksıyor, sendeliyor, yalpalıyordum... Omzuna dokundum. Durdu. Çöle düşen ilk yağmur damlasını duymanın heyecanı içindeyim.Dönüyor. Baharı fetheden ordunun sancağı gibi dalgalanan elbisesi karşısında hazırola geçiyorum. Gözleri, zamanın başlangıç gecesi kadar derin. Artık kainatın hiçbir yerinde emniyette değilim. Kirpikleri kıpırdıyor. Yine de bozuntuya vermiyorum. Kasılmış sağ elimin işaret parmağıyla sol bileğimin üstüne vurup yüzümü gözümü eğip bükerek saati sorarken başımı rastgele sallıyordum: "Heebe, hiyye sea uhevua?" Sertçe koparılan bir gelincik gibi irkilmişti. Sorumu tekrarladım: "Heebe, hiyye sea uhevua?" Gözleri korkuyla irileşmişti, derin bir nefes aldı: "Saati mi soruyorsunuz?" Evet anlamında "Ehuvva, huvaa" dedim ve sorumu bir daha tekrarladım: "Heebe, hiyye sea uhevua?" Bildiğim bir şey varsa, kaderimin en keskin virajına girdiğim sırada "Saat 3'ü 20 geçiyor"du. Toparlandım: "Teşekkür ederim" deyip sırıttım. Şebnem Şibumi ani bir kararla sağ yanağıma bir tokat patlattı. Kibarlığı ve pişkinliği harmanladım: "Sol tarafa vuracağınızı düşünmüştüm" dememle sol yanağıma da şamarın inmesi bir oldu.Zirveye yeni yağmış kar kadar güzeldi ve bana karşı çığ gibi büyüyen bir öfkeden başka bir şey hissetmiyordu. Bildiğim bir şey varsa bir çığın ortalama hızı saatte 380 kilometrenin üzerindedir. Beni boğarcasına kefenledikten sonra dolmuş durağına doğru yürümeye koyuldu." Murat Menteş - Korkma Ben Varım
1875’te Türkiye’nin toplam gelirleri 380.000.000 frank civarındaydı ve bunun 300.000.000’u yalnızca kredi ödemelerine ayrılıyordu.
Sayfa 292·Kitabı okudu