Yirmi dördüncü yaşıma bastığım 2017'ye kadar bir şekilde kutladığımız ve her defasında Anıl'ın beni öpüp ilan-ı aşk etmesini beklediğim 18 Ağustos'lar geçiriyordum. Keşke doğmasaydım, diye diye. 2017'de ise artık hayalim bile olmayı bırakmış epeski bir düşünce dan diye gerçek olurken, o günün, hayatımın en kötü doğum günü olduğunu düşünüyordum. Kaldı ki doğum günümün de Begüm'ün benim için verdiği partinin de ve hatta Anıl'ın bana aşık oluşunun da bir önemi yoktu. Keşke doğmasaydım cümlesini en hak eden gün, şüphesizdi ki o gündü. Zaten sonra da 18 Ağustos'u hayatımdan çıkartıp attım. Nina'nın doğum günü 25 Eylül'dü ve ben, Nazlı'yı tanımıyordum. Şimdi ise yani 18 Ağustos 2021'de, sanki hayatımda ilk kez doğum günü kutluyormuş gibi hissediyordum. Mecazen değil gerçekten. Bora beni öyle bir öpüyordu ki, dünya durmuştu,
Atatürk'ün Dr larının isimleri
8 Eylül 1 938 Karın ponksiyonundan sonra *Prof. Neşet Ömer İrdelp*, *Prof. Nihat Reşat Belger* ve *Profesör Noel Fissenger* tarafından bir kez daha muayene edilerek rapor yazıldı: [Hans Eppinger ve Diş Dr u Avusturya da okumuş Yahudi kökenli Günzberg de var.]
Destek Yayınları·Kitabı okuyor
Tarih
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
"Necip Fazıl'a katılmadığım bir düşüncesi!"
"Bir masumu haksız yere suçlamaktansa, on suçluyu cezasız bırakmayı tercih eden sözde medenî hukuk ölçüsüne karşılık, bütün milleti ölüme sürükleyici tehlike ânında gerekirse 1 suçlu yanında 10 masuma kıyacak kadar sert kanun..." ​ "1970 ile 1980 yılları arasındaki o büyük kargaşa ikliminde söylenmiş bir sözdü bu: 12 Eylül darbesi, suçluyu cezalandırma iddiasıyla gelirken, ne yazık ki kurunun yanında yaşın da yanmasına sebep olmuş, masumların hayatını da acımasızca yakmıştır." Bu çelişkili veya sert durum, İslam hukukunda (Fıkıh) çok net ve üzerinde ittifak edilmiş kurallarla cevaplanmıştır. ​Doğrudan söylemek gerekirse: Metinde savunulan "1 suçlu için 10 masumun feda edilmesi" anlayışı İslam hukuk felsefesine (makâsidü'ş-şerîa) kesinlikle uygun değildir. İslam dini, olağanüstü durumlarda veya devletin bekası gerekçesiyle bile olsa masum insanların kasten feda edilmesini kabul etmez. ​İslam hukukunun bu konudaki temel yaklaşımlarını şu başlıklarla özetleyebiliriz: ​1. Masumiyet Karinesi ve "Şüphe" İlkesi ​Metnin ilk kısmında "sözde medenî hukuk ölçüsü" diye küçümsenen kural, aslında İslam hukukunun en temel sütunlarından biridir. Hz. Muhammed'in (s.a.v.) bu konuda çok net bir hadisi vardır: ​"Ceza vermektense affetmekte (hata etmek), hata ile ceza vermekten daha hayırlıdır. Şüphelerle cezaları düşürün." (Tirmizî, Hudûd, 2) ​İslam hukukçuları bu hadisten yola çıkarak "Beraat-i zimmet asıldır" (Aksi ispatlanana kadar herkes masumdur) ilkesini geliştirmişlerdir. Yani İslam, 10 suçlunun cezasız kalmasını, 1 masumun haksız yere cezalandırılmasına her zaman tercih eder. ​2. Suçun Şahsiliği İlkesi ​Metindeki "1 suçlu yanında 10 masuma kıymak" ifadesi, İslam'ın en katı olduğu "Suçun Şahsiliği" ilkesini tamamen çiğner. Kur'an-ı Kerim'de defalarca şu ayet
*12 Eylül gecesi 03.00'ten itibaren 650.000 kişi gözaltına alındı. *Gözaltına alınanların 230. 000'i Askeri Mahkemelerde yargılandı. *1 milyon 683 bin devrimci, demokrat ve sosyalist fişlendi. *Cunta, 171'i işkencede olmak üzere 300 yurttaşın ölümüne yol açtı. *15'i devrimci 8' i milliyetçi olmak üzere 24 idam kararını uyguladı.
Sayfa 398·Kitabı okudu
Ve dünyaya karşı 8 Eylül 1920'de bir beyannâme çıkarılarak 'Türkiye halkı emperyalizmin egemenliği ve zulmü altındadır' sözleriyle, yapılan mücadelenin dünyadaki bütün esir milletler adına yapıldığı ilân edilir. Bu beyannâme, özellikle Hindistan'da Müslümanlar ve Hindular arasında, İngiliz hükûmetini telâşlandıran mukavemet hareketlerini teşvik etmiştir.
Alıntı
Şerif Hüseyin ailesinin akıbeti
Irak siyaseti üzerindeki İngiliz gölgesi, 1956'da patlak veren Süveyş Krizi'yle birlikte gözle görünür hale gelmişti. Irak Kralı İkinci Faysal'ın, kriz sırasında İngiltere'nin Mısır'a müdahalesini desteklemesi, adeta bardağı taşıran son damla oldu. Mısır Cumhurbaşkanı Cemal Abdunnâsır'ın krizden zaferle çıkması ve Süveyş Kanalı'nı millileştirmesi, onu rol-model kabul eden Iraklı subayları harekete geçirdi. Gizlice hazırlıkları sürdürülen askeri darbe, nihayet 14 Temmuz günü sahneye kondu: General Abdulkerim Kâsım'ın emriyle hareket eden Albay Abdusselam Ârif komutasındaki bir grup asker, sabahın erken saatlerinde radyo istasyonunu ve başkentteki diğer önemli resmi kurumları kontrol altına aldı. Aynı anda kraliyet ailesinin ikamet ettiği Rihab Sarayı da askerler tarafından kuşatıldı. Kral İkinci Faysal, Veliaht Prens Abdulilâh, Abdulilâh'ın eşi Prenses Hiyâm, Abdulilâh'ın annesi Prenses Nefise, Faysal'ın teyzesi Prenses Abadiye ve bunların maiyetindeki çok sayıda insan, sarayın avlusunda kurşuna dizilerek öldürüldü. Abdulilâh'ın eşi Prenses Hiyâm, Abdulilâh'ın annesi Prenseş Nefise, Faysal'ın teyzesi Prenses Abadiye ve bunların mâiyetindeki çok sayıda insan, sarayın avlusunda kurşuna dizile rek öldürüldü. 1939-1953 yılları arasında “kral naibi” sıfatıyla Irak'ı fiilen yöneten Prens Abdulilâh, İngilizlerle yakın siyaseti nedeniyle halkın nefretini kazanmış bir isimdi. 1930'dan itibaren tam 14 defa başbakanlık koltuğuna oturan kurt siyasetçi Nuri Said de, adı Abdulilâh'la birlikte anılan bir başka nefret odağıydı. Saraydaki katliamın ardından ülke yönetimi tamamen dar. beci askerlerin eline geçerken, Nuri Sald'in evi de kuşatma altına alındı. Ancak 70 yaşındaki başbakan, ordu içindeki muhbirleri aracılığıyla darbeyi haber aldığından, birkaç saat önce Bağdat'ı terk
Sayfa 68·Kitabı okudu
Tarih