Z. Aydemir

Ertuğrul Fırkateyni faciası, Osmanlı İmparatorluğu’nun Japonya’yla ilişkileri, Abdülhamid, Mustafa Kemal, Japon Kara Ejder teşkilatı ve Kuvayı Millliye… Yumi/İstanbul’da Bir Geyşa, bütün bu tarihi kişilik ve olayları, çarpıcı anlatımıyla bir araya getiriyor. Yakın tarihimize ilişkin şaşırtıcı gerçekleri roman kurgusuyla aktaran Erdal Güven, yönünü Batı’ya döndüğü söylenen Mustafa Kemal’in de aslında tıpkı Abdülhamid gibi Doğu’ya açılmaya, özellikle de Japonya’yla dostluğa çok önem verdiğini belirtiyor. Fırtınalı yıllarda yaşanan tutkulu ve engel tanımayan bir aşka da tanıklık edeceğiniz, heyecanla okunan, sürükleyici, şeftali çiçeği yumuşaklığında bir roman… Ve İstanbul tarihi bir aşka tanıklık etti… “Mayumi parmaklarını Nureddin’in dudaklarının üzerine koyup susturdu. ‘Önceki gece son dansımı yaptım Nureddin. Bundan sonra karşında geyşa Mayumi yok, Japon kız Yumi var.”
Reklam
2/10
·418 syf.··
2015 44. kitabı
Kitabın ortalarına geldiğimde beynimi saran tek düşünce “Bu kadın amma da karakter israfı yapmış!” oldu. Bunca karakteri bir hikayede kullanmak, yılbaşı sofrası kurmak gibi. O kadar çok çeşit ve o kadar fazla miktar olur ki, insan o gece tıka basa kusana kadar yese de, yılbaşını izleyen bir hafta boyunca o geceden arta kalanları yer. Bu kadar çok karakter olmasının en kötü tarafı, kitabın içine giremiyor oluşunuz. Hani okurken kendinden bir parça bulursun ya da baş karakterle kendini özdeşleştirirsin ya… Bu kitap ona izin vermiyor. Sürekli karakter, mekan, zaman değişikliği var. İnsan kalabalığı yetmemiş, işin içine cinleri de katmış! Bunca karakter arasına bir de Kundera adında bir kafede buluşan bir entel grubu sokuşturup, her bir karaktere isim yerine sıfat vermiş. Sırf kafa karışsın maksat. Alkolik Karikatürist, Alkolik Karikatüristin Hayatla Kavgalı Karısı, Gizli Gay Köşe Yazarı, Olağanüstü Yeteneksiz Şair, Aşırı Milliyetçi Filmlerin Gayri Milliyetçi Senaristi, Aşırı Milliyetçi Filmlerin Gayri Milliyetçi Senaristinin Kız Arkadaşı… İnanılmaz yorucu bir okuma oldu benim için. Hikayeye gelince, 19 yaşında bir kızın kürtaj olmak için doktor muayenehanesine gitmesiyle başlıyor. Kitabın içinde neler yok ki. Kendince dini yorumlamalar, Ermeni-Osmanlı/Türk ilişkileri, aile içi şiddet, ensestlik… Yazdıkça anlıyorum; ben cidden zaman kaybetmişim bu kitabı okurken. Neyi anlatmaya çalışmış ki?! Türk-Ermeni ilişkilerini mi? Babası belli olmayan bir genç kızın sorunlarını mı? Babasız bir çocuğu büyütmenin zorluklarını mı? Erkeksiz bir ailede olan biteni mi? Öte tarafla nasıl ilişkiler geliştirebileceğimizi ya da ne bileyim entel takılan bir grubun neler konuştuğunu mu? Sizin anlayacağınız daha kafamda bir karakteri oturtamadan yenisi geldi, sonra bir başkası, bir başkası
Edebiyat
Baba ve PiçElif Şafak · Doğan Kitap · 202417,8bin okunma
Aklıyla olduğu kadar gözleriyle de gördükleri kendisine fazlaca ağırlık vermiş olacak ki Ulu Hakanımız havagazı lambasını kapattı ve o karanlıkta bir sâyepüşun altındaki yaldızlı koltuğa oturdu. Gecenin o saatinde hâlâ, ipek gömleği, kruvaze yeleği, siyah redingotu üzerindeydi. Fesini çıkardı ve sinâmeki şurubu dolu billûr bardağa uzandı. Besmele çektikten sonra bardağı dikip son damlasına kadar içti. Bu esnâda nedense sol eli başının tepesindeydi. Ulu Hakanımız ilacını içtikten sonra Cenâb-ı Hakk’tan şifa niyâz eyledi. Çünkü sadece kendisine ait helâ-yı hümayunun müstahdem tarafından temizlenmesine dört gündür gerek kalmıyordu. Yıldız’dan, Efendimiz’in peklik denilen bela-yı muazzamadan mustarip olduğuna dâir bir şayia yayılması bir faciâ olurdu. Bereket versin ki müstahdem, şâyân-ı itimat bir helalzadeydi.
Kırımi Hamdi Bey adındaki bu zat, hekim tavsiyesine uyarak beline tam kırk kulaç uzunluğunda bir kuşak sarmaya karar vermişti. Kuleden düştüğü günün sabahı, evinden çıkmadan önce kuşağının yarım kulaçlık kısmını beline dolayıp kopçaladıktan sonra geri kalan otuz dokuz buçuk kulacı, olduğu yerde yetmişsekiz kez dönerek sarınmıştı. Böylece artık belini üşütmesinin imkanı ihtimali kalmamış gibiydi. O gün doğruca, Galata Kulesi’nde yangın gözcüsü olan ahbabının yanına gitti. Fakat çatıdan manzarayı seyrederken ayağı kaydı ve kuleden düşmeye başladı. Ne var ki, kuşağının ucu penceredeki kancaya takılmış ve adamcağız düşerken bu durumun bir sonucu olarak kendi ekseni etrafında fırıl fırıl dönmeye başlamıştı. Yere bir kulaç kala kuşağı bitti ama kopçalı olduğu için açılmadı. O sırada olayı seyreden Tamburlu kıraathane ahalisinden sağ kalanlar, bu durumun ardından zavallı adamın yine fırıl fırıl dönerek takriben yirmi kulaç kadar daha yükseldiğine ve hemen sonra yine döne döne düştüğüne, derken bu kez beş kulaç yükselip tekrar düştüğüne hala yemin ederler. İnanılması güç ama, adamcağız sağ kurtulmuştu. Fakat raviyan-ı ahbar, zavallının baş dönmesinin tam üç ay oniki gün sürdüğünü rivayet etmiştir.
Sayfa 41·Kitabı okudu
Bu sazdan üflenen nağmeler, sırrın ufûlevî vüsafâsı olan ehl-i vukuf füsunkârların bezediği o vâsî füseyfisâda raks ve vüsûb eden vüsemâ gibi birere üfkûhe idiler. Ama füsûs ki, üflendikçe gönüllerdeki menhûs ufûnetin üfûl olduğu, bu füyûz dolu, tabiî bir vüs ve vüs’at taşıyan nefesler, hangi Yusuf-ı kalbînden nasıl hâsıl olur diye sanki, fusûl-ı erbaa teessüf ediyordu. Üflenenler âdeta, Şems’in üfûl ettiği ufka gönderilen canlardan ibâret bir demet vüfûd idiler”
Reklam