80'ler Türkiyesi söz konusu olduğunda da benzer bir "ikili keşif"ten söz edilebilir. Türkiye bu dönemde öncelikle kendi periferisini, kendi "üçüncü dünya"sını, kendi "yerliler"ini, merkezin dışına ittiği, taşralaştırdığı dünyayı -Kürtleri- keşfetmek zorunda kaldı. Ama yalnızca onları değil, yalnızca kendi dışındaki taşrayı değil, aynı zamanda kendi içindeki taşrayı, modern olabilmek için kendi içinde bastırmak zorunda kaldığı yanları da keşfetti. 80'lerdeki "aşağı kültür" patlamasının sınıflarüstü yaygınlığının bir nedeni burada yatıyor. Çünkü bu patlama yalnızca yüksek kültürün dışındaki "aşağı kültür"ün keşfi değil, aynı zamanda yüksek kültürün bunca yıldır yüksek olabilmek için kendi içinde bastırdığı, aşağılara ittiği yanların da keşfiydi.
80'ler bir yandan bu toplumda yaşanmış en sert baskı dönemiydi, devlet şiddetinin kendisini en çıplak biçimde hissettirdiği dönemdi, ama bir yandan da bir kültürel çoğullaşmayı, bugüne kadar bütünsel ideolojiler içinde hapis kalmış kültürel kimliklerin serbest kalmasını da beraberinde getirdi. Daha önce ancak siyasi tasarılar içinde varolabilen, bu tasarıların diline tabi olan kültürel talepler, kendilerini ifade imkânını ancak 80'lerde bulabildiler.
Araştırmacılar, bazı insanların enerjik ve canlı bir şekilde yaşlandığını, 80'li ve 90'lı yaşlarına kadar üretken bir hayat sürdüklerini yıllardır biliyor. Bazıları ise bu süreçte hırpalanmış ve yorulmuş görünüyor. Bu insanlar çoğu zaman 70'li yaşlarına kadar bile hayatta kalamıyorlar.
Researchers have known for years that some people age energetically and vibrantly, living productive lives into their 80s and 90s. Others appear battered and broken along the way, often not surviving into their 70s.