“Kürk Mantolu Madonna”
Ankara’nın kasvetli bir memuriyet havası vardır. Gittiyseniz hissetmişsinizdir. Nedense beni hep rahatsız etmiştir. Hep dediğime bakmayın, bir kere gittim ve o bir kerede dahi ruhi bir bunalım yaşadım. Neden bilmiyorum ama huzursuz hissettim kendimi. Ankara’nın sokaklarında, diğer şehirlerin aksine daha fazla takım elbiseli insanları yürürken görürsünüz. Yazın sıcakta, kıravatlı gömlekleriyle ceketleri ellerinde intikal ederler evlerinden memuriyet binalarına, oradan da evlerine. Kürk Mantolu Madonna da böyle başlamıştı, ilk sahifelerinde. Sıradan bir hayat yaşayan, hatta biraz da sıradanın üstünde ezilmişliği ile hayatın sona ermesini bekleyen bir memurun hayatını okurken, sayfaları ısrarlı ve istekli bir çevirişle okunan romanlara döndü hikaye. Hikayenin muhteviyatında sürekli aşağılamalara mazur kalan bir insanın, biraz da bizim gözümüzde küçümsenmeye başladığı bir zamanda ona karşı hayranlığa dönüşüyor her şey. Türk kızlarının -kabul edilir ki- gereksiz nazlarının yorgunluğundan sonra yabancı kızların zahmetsiz ulaşılabilirliği ve insanı mutlu eder anlayışları her Türk erkeğini farklı arayışlara iter. Raif, hayalindeki kadının gerilimini bir tabloda hissedince, o tablonun sahibi kadına karşı derin bir tefekkür ve ihtiras hisseder. Kabul edilir ki ecnebi kızlarının çekicilikleri ve cilveli halleri, karşı konulmaz bir duygusal tahrik unsurudur. O tablo.... Kürk Mantolu Madonna tablosu... Raif, adeta aşık olmuştur. Tabloya değil, o tablodaki kadına. Gerçek veya değil. Yaşıyor veya ölmüş. Ne önemi var ki. O tablodaki kadın hayatının aşkı, beklediği ve ona insan olmanın ne demek olduğunu anlatan kadın. Ahhh ah. Vardır böyle kadınlar. Pamuk gibi yumuşak bembeyaz teniyle erkek beynini münasebetsiz hayallerle meşgul eden, diz kapaklarından ayak