Açıkça söylemek gerekirse, her insan kendi bilincinin sınırları içinde sıkışıp kalmıştır ve kendi bedeninin ötesine geçemez; dolayısıyla dış yardımın ona pek bir faydası yok.
Doğu'da kızlar kadın doğar. Ecellerinden önce ölürler. İlk yemeği anasının memesinden gelen ve yediği çanağa tükürmekte sakınca görmeyen erkek, o kadar çok kadın gömer ki toprak bile artık dişidir. Bu yüzden toprak ana diye bilinir. Perilerin şanı da buradan gelir. Diri diri gömüle gömüle toprağı bile kadın yapmışlardır. Bu yüzden verimsiz ve çoraktır.
Diğer taraftan, içinde bulunduğumuz anı sadece gelip geçici, ömürsüz bir şey olarak görür ve ona sadece hedefimizi ulaştıracak bir araç nazarıyla bakarız. Dolayısıyla çoğu insan hayatının sonuna gelip de geriye dönüp baktığında bütün ömrü boyunca ad interim yaşadığını görecek ve dikkat etmeksizin ya da tadını çıkarmaksızın bakıp geçtiği bir şeyin hayatın ta kendisi olduğunu, bir başka söyleyişle yaşamayı beklediği ya da beklentisi içinde yaşadığı şeyin bizzat kendisi olduğunu görüp şaşıracaktır.
Şu çocuk dünyaya getirme işi şimdi olduğu gibi bir zorunluluk veya bedensel zevkin eşlik ettiği bir şey değilde tamamen düşünüp taşınarak akılla yapılan bir iş olsaydı acaba insan soyu gerçekten varlığını sürdürmek ister miydi?
Zehre alışmış insan zehri zarar görmeden alabildiği gibi, alışkanlık en tuhaf düşünceleri kabul ettirebilir. Sıradan insanların görüşleri sadece alışkanlıkla oluşur. Sıradan insan sürekli kendisine tekrar edilen şeye inanır. Ve bu yüzden onun inancı filozofun inancından daha güçlüdür, çünkü inandığı şeyin tersini işitmeye alışık değildir.