Kalbime dedim: "Acaba ben bütün bütün aldanmış mıyım? Görüyorum ki hakikat noktasında acınacak halimize, pek çok insanlar gıpta ile bakıyorlar. Bütün bu insanlar divane mi olmuşlar, yoksa şimdi ben divane mi oluyorum ki bu dünya-perest insanları divane görüyorum?" Her ne ise…
Ben, ihtiyarlığın verdiği şiddetli intibah cihetinde, en evvel alâkadar olduğum fâni şeylerin fâniliğini gördüm. Kendime de baktım, nihayet-i aczde gördüm. O vakit, beka isteyen ve beka tevehhümüyle fânilere müptela olan ruhum bütün kuvvetiyle dedi ki: "Madem cismen fâniyim, bu fânilerden bana ne hayır gelebilir? Madem ben âcizim, bu âcizlerden ne bekleyebilirim? Benim derdime çare bulacak bir Bâki-i Sermedî, bir Kadîr-i Ezelî lâzım." diyerek taharriye başladım.
İnsan zayıftır, belaları çok. Fakirdir, ihtiyacı pek ziyade. Âcizdir, hayat yükü pek ağır. Eğer Kadîr-i Zülcelal'e dayanıp tevekkül etmezse ve itimat edip teslim olmazsa, vicdanı daim azap içinde kalır. Semeresiz meşakkatler, elemler, teessüfler onu boğar; ya sarhoş veya canavar eder.
Victor Hugo’nun Bir İdam Mahkumunun Son Günü eserini okuduktan sonra, zihnimde dolaşan düşünceleri tarif etmek zor. Kitap baştan sona mahkumun gözünden anlatılıyor; onun zihninde, korkularında, hayallerinde ve kaçınılmaz sonla yüzleşmesinde sıkışıp kalıyorsunuz. Hugo’nun yazımı öylesine samimi ve derin ki, zaman zaman hikayeyi okuduğumu unutup mahkumun kendisi gibi hissettim.
Sonu özellikle çarpıcıydı çünkü giyotinin gölgesine kadar götürüldüğümüz halde idamın kendisini net bir şekilde görmüyoruz. Bu, okuyucuyu daha da rahatsız ediyor, çünkü son dakikalarındaki belirsizlik insanın boğazında düğüm oluşturuyor. "Sonunda ne oldu?" sorusu zihnime kazındı ama belki de Hugo’nun amacı tam olarak buydu: idamın kendisini değil, bu süreçteki insanın ruh halini göstermek. İnsanın yaşamla ölüm arasındaki o ince çizgide nasıl parçalandığını hissettiriyor....
Tavsiye ederim, gerçekten keyif verdi...