Nazlı Eray'la bizi Cemal Süreya tanıştırdı, hem de çok yeni. Eğer henüz tanışmadıysanız kendinize, sizi böyle yazarlarla tanıştıracak bir Cemal Süreya bulmanızı tavsiye ederim.
Nazlı hanım edebiyatımızda saçları gibi farklı, gözleri gibi parlak bir kalemmiş; Sait Faik ekolüyle varoluş sancılarını güya derinlik dolu (her zaman mümkün olmuyor) kısacık cümlelerle anlatan batı ekolünden birini seçmek istemiyorsanız artık öykücülüğümüzde, sizin de okurluğunuza su serpermiş.
Kalemine fantastik deyip geçmişler, eh, akademinin kategorize etme tutkusu deyip geçelim biz de buna öyleyse sıradan okurlar olarak ve hakikatleri, başlıklardan değil de yalnızca sezdirilenlerden alınabilecek gerçekleri oturup birbirimize anlatalım. Zira fantastik denildiğinde hepimizin aklına Harry Potterlar, Yüzüklerin Efendileri, olağanüstü yaratıklar, sihirler, büyüler gelir oysa Nazlı Eray hiç de böyle değildir. O, hayatın, günlük yaşantının içindeki en olağan kesitlerin kendi içindeki absürtlüğünü görür ve gülümseten, iç burkan, sade diliyle anlatır. Çünkü belki haberimiz yoktur a dostlar, belki baka baka görmez olmuşuzdur ama şu kendimize kurduğumuz hayat, şu düzenimiz tıkırında, şu her gün işe gidip gelmelerimiz, yiyip içmelerimiz, yaşayı yaşayıvermelerimiz nice nice absürttür aslında.
İlk kitap Ah Bayım Ah'ta toplanan öyküler diğerine kıyasla daha erken dönem öyküleri. Belki bu nedenle buradaki öyküler daha ham, daha kaybolmuş göründüler bana. Anlattığı saçma yer yer gerçekle bağlantısını yitirmiş, böyle olunca da sırf farklı olmak adına yazılmış, sırf duyulmamış bir şeyler söylemek için konuşan öyküler kalmış. Yine de burada da dönüp dönüp okunacak, gülümseyerek ve aynı zamanda içimiz acıyarak hatırlanmayacak öyküler yok değil -yazdıkça fark ediyorum, Nazlı hanım'ın "fantastikliği" buradadır