Bir inancın gölgesinde yaşayan insanlar. İnançları, onların hayatlarının her yerine nüfuz etmiş düzeyde. İnançları doğrultusunda açlıktan kurtulan, hep beraber elele vererek evi yıkan ve daha önce açlıktan ve yokluktan dolayı yedikleri otları bu sefer et yiyormuş gibi zevk alan bir köy halkı. Adaköy halkı.
Önce Kastamonu'ya bağlı olan daha sonra ise Bolu'ya bağlanan bir köyde geçen hikaye. Öğrenciliğim Bolu'da geçtiği için kitabın daha ilk sayfasında oraları aklıma getirerek okuyorum. Tekke denilen olgunun, orada yaşayan halk için ne kadar değerli olduğunu bilerek.
Olay Yemen savaşları zamanında geçmektedir yani 1538'lerde. Halk kendi çocuklarını bu cepheye yollasa bile geri gelmeyeceğini bilerek yollar. Giden çocuklarının aylarca, yıllarca hatta bir daha dönmemecesine...
Dudu denen karakterde aynı şekilde kardeşini bu cepheye yollar. Ama kardeşinin bu savaşa gitmeyeceğinden ve bundan emin olacak şekilde söyler. Nitekim öyle de olur. Ama burada önemli olan Dudu denen karakterin metafiziksel alemleri görebildiği ve ona göre konuşabildiğidir. Köylü ise Dudu'nun bu ''kalp gözünün açıklığını'' bilip yanında yöresinde bulunup bundan faydalanmak ister.
Hatice ve Hasan'ın aşkı ise bize tıpkı Yaşar Kemal'in, Çukurova'yı anlatışı gibi anlatırlır. Toplumdan korkarak, Ağa'nın sözünden çıkmayarak ve sonsuz bir sadakat ile diline ket vurmadır bu aşk.
Sıddıkzade denilen bu ağa ise, babası sayesinde zengin olan, köylünün elinde olan mülke tıpkı bir haydut gibi çöken ve köylüyü sefalet ile başbaşa bırakan biridir. Köylünün önünde ceketini iliklediği -ki fakirlikten ceketleri bile yoktur- ve ağanın ağzından çıkan her sözün bir emir olarak algılandığı bir düzen...
Hasan ise bu ağalık düzenine karşı gelmek ve içinde Sıddıkzade'ye olan kin duygusunu söndürmek için farklı yollar