Sınavdan dolayı bir iki aydır kitap okumadım şimdi de, birazda sınav sürecinin iyi geçmemesinden kaynaklı olsa gerek, odaklanamıyorum. O yüzden böyle olay ağırlıklı, akıcı bir kitap önerebilir misiniz tekrar odaklanabilmek adına 🥹
Çekin yüreğinizin perdelerini usulca güneşi uyandırıyoruz. Çocukluğumuzdan beri kapalı olan o perdelerin tozunu alarak başlıyoruz. İlk olarak ailemizin geçim sıkıntısı yüzünden bize yansıttıklarıyla başlayalım. İyice silelim ayakkabımızın su geçirdiği günleri. Belki de bazen ufak bir tebessüm sebebiydi o ayakkabılar. Şimdi ailelerimizin şiddet uyguladığı o küçük bedeni alın. Sarmalayın. Tüm yaraları iyileştirmeye doğru. Sevgisiz geçirdiğiniz günleri hatırlayın . Ufak bir sevgi göremediğiniz günlerde sevgi için birilerine faydanız dokunsun diye sürekli fedakarlık yaptığınız anları toplayın. Bir kişi elinizi tutmadığınızda içinizdeki dünyaya sığınmalarınızı hatırlayın. Şimdi sıkıca sarılın o çocuğa ve usulca fısıldayın. Tüm olanları affediyorum. Affetmezsem unutamam. Unutamazsam güneşi uyandıramam. Şimdi Yüreğimin Güneşini Uyandırıyorum.
Gece gece ne oluyoruz? Hemen anlatıyorum. Şeker Portakalı kitabının ikinci kitabı olan Güneşi Uyandıralım bitti. Benim göz yaşlarımda öyle. Ben Şeker Portakalı kitabını 2018 senesinde okudum. O zamanlarda beni baya ağlatmıştı. Şimdi uzun zaman sonra kitabın ikinci serisi olan Güneşi Uyandıralım okudum.
Kitap aslında hayatımızın bir parçası olan çocukluğumuzu anlatıyor. Çoğumuz o anları çok net hatırlamayız. Ama José Mauro de Vasconcelos çocukluğumuzdaki tüm duyguları bize tekrar anlatıyor bu kitabıyla. Acımızla var oluyoruz ve acımızla yok oluyoruz sanki.
Kitapta Şeker Portakalı 'ndaki Zeze artık büyümüştür. 13 yaşındaki Zezemiz ailesinin çok kötü olan maddi durumundan dolayı başka bir aileye evlatlık verilir. Ve tabi ki para sadece eğitime çözüm olur. Sevgisiz büyütülen Zeze burada da çocuk değilmiş gibi büyütülüyor.
Hani güzel Türkçemizde bir cümle var. "Çocuktur , yapması normal." O kadar anlamlı bir cümle ki bu aslında. Çocuk o şımarması normal. Çocuk o tabii bir şeyler isteyecek, çocuk o
Merhabalar. Sağlıklı günler dileyerek başlıyorum . Zira bu kitapta mümkün olmamış.
Jack London okurken kafamın içinde bir film döner sürekli. Kitap okuduktan sonra kendimi sorgularım hatta ben bir film mi izledim acaba? Olaylar, döngüler , felsefe, insan ...
Jack London 'un insanlardan ne kadar yorulduğunu da hissederim. Her kitabında insanlar hakkında bir umutsuzluğu var sanki. Okurken yazarın azabını benim gibi hissediyor musunuz? Şahsen ben onunla karşı karşıyaymışım gibi geliyor. Onu dinledikçe kalbim kırılıyor. Gerçekleri çıplak bir biçimde kalbi buruk şekilde anlatıyor. Ellerinizi uzatıyorsunuz ama o yok...
Yazarın hayatını araştırmanızı öneririm. Bunu incelemeyi yazarken yazmayı düşündüm ama sonra okuyuculara kısa bilgi vermektense onların bunu keşfetmesini istedim.
Zira Jack London yazacağım kısacık biyografiden daha değerlidir. Bir deniz gibi . Derinlere gitmek sizi biraz boğabilir. Ya da onun en sevdiğim eseri olan Martin Eden kitabını da okuyabilirsiniz. Otobiyografik özelliği taşıyan bu romana inanın bayılacaksınız.
Şimdi Kızıl Veba 'ya gelelim. Keşke covid'den önce okusaydım dedim şahsen. İlk okuduktan sonra kesin inanmazdım. Sonra sürpriz...
Beni en çok etkileyen kitabın 1910'da yazılması ve içeriğin 2010'da geçmesi. Çok seviyorum yazarların ileriye dönük hikayelerini. Zekalarına hayran kalıyorsunuz.
Kitap herkesin ölümcül bir virüse yakalanıp toplumun yok olmasıyla beraber bir dedenin üç torununa bu vebadan sonra olanları anlatmasını anlatır. Bu vebadan sonra insan egemenliği nasıl yok oluyor, insanlık nasıl taş devrine dönüyor kendi gözlerimizle görüyoruz.
Dengeler değişiyor. Güçlü olan zengin ve asiller değil artık yabani hayatta hayatta kalmayı becerebilenler. Evcilleştirilen hiçbir hayvan yok artık. İnsanlık egemeni sonra eriyor. Ve doğa insanların
Bazı ölümler düşünce yoluyla gerçekleşir. Bazı yaşantılar hissedilmez. Anılar bazen birer boşluktur.
Kitap grubunun bana yaşattığı bir içsel yolculuk. Budala. Sever misiniz saf insanları? Kendine zarar vereceğini bile bile doğruyu yapanları? Hadi gelin size bu kitabın bunlarla bağlantısını anlatayım.
İlk olarak Fyodor Dostoyevski'i size anlatmam gerektiğini biliyorum ama bunu kitabı okurken zaten öğreneceksiniz. Fyodor Dostoyevski nin kumarbazlığı, para hırsı, dindarlığı, aşık olduğu kadını... Bu kitapta her karakter biraz Fyodor Dostoyevski
Ben incelememde ne yazacağımı tam olarak kestiremiyorum. Kitap her türlü konudan aldı çünkü. Yeri geldi Rusya'yı eleştirdi, yeri geldi insan yaşamı üzerine konuşuldu . 800 sayfanın bu kadar dolu dolu olması beni mutlu etti.
Kitap İsviçre'den Rusya'ya trenle gelen bir Budala ile başlıyor. Anlayacağınız bu hikayenin başlaması için Prens'in önceki hayatının bitmesi gerekiyordu. Ve yavaş yavaş kader dediğimiz olay gerçekleşiyor. İşte sevmediğim kısım bu. Kitap da her şey biraz kaderdi. Bile bile yenilmek ise tam olarak Prens Mişkin'e göreydi.
Kitabın kurgusu ilmek ilmek işlenmişti ve bence ne kadar az süre de okursanız o kadar iyi oluyor. Çünkü kitapta her karakter ayrı ayrı işleniyor. Hayat sadece ana karakterden ibaret değil. Genelde onun etrafında gelişen olayların ve kişilerin psikolojik analizi yapılıyor. Kitabın o bölümünü bitirmeden kapayıp giderseniz geldiğinizde kimden bahsettiğini unutabilirsiniz. Kitabın karakterleri üzerine ayrı bir inceleme bile yapılabilir . Karakterlerin kendi dünyalarında kendi ana karakter olmaları ve en iğrenç yanlarından tutunda en saf hallerini görmemiz... Kesinlikle kurmacanın ve içsel hesaplaşmanın en güzel örneklerinden biriydi.
Kitapta bir kişi dışında diğer tiplemeler asla salt değildi. Yani kitapta hiçbir karakter salt
Bazı ölümler düşünce yoluyla gerçekleşir. Bazı yaşantılar hissedilmez. Anılar bazen birer boşluktur.
Kitap grubunun bana yaşattığı bir içsel yolculuk. Budala. Sever misiniz saf insanları? Kendine zarar vereceğini bile bile doğruyu yapanları? Hadi gelin size bu kitabın bunlarla bağlantısını anlatayım.
İlk olarak Fyodor Dostoyevski'i size anlatmam gerektiğini biliyorum ama bunu kitabı okurken zaten öğreneceksiniz. Fyodor Dostoyevski nin kumarbazlığı, para hırsı, dindarlığı, aşık olduğu kadını... Bu kitapta her karakter biraz Fyodor Dostoyevski
Ben incelememde ne yazacağımı tam olarak kestiremiyorum. Kitap her türlü konudan aldı çünkü. Yeri geldi Rusya'yı eleştirdi, yeri geldi insan yaşamı üzerine konuşuldu . 800 sayfanın bu kadar dolu dolu olması beni mutlu etti.
Kitap İsviçre'den Rusya'ya trenle gelen bir Budala ile başlıyor. Anlayacağınız bu hikayenin başlaması için Prens'in önceki hayatının bitmesi gerekiyordu. Ve yavaş yavaş kader dediğimiz olay gerçekleşiyor. İşte sevmediğim kısım bu. Kitap da her şey biraz kaderdi. Bile bile yenilmek ise tam olarak Prens Mişkin'e göreydi.
Kitabın kurgusu ilmek ilmek işlenmişti ve bence ne kadar az süre de okursanız o kadar iyi oluyor. Çünkü kitapta her karakter ayrı ayrı işleniyor. Hayat sadece ana karakterden ibaret değil. Genelde onun etrafında gelişen olayların ve kişilerin psikolojik analizi yapılıyor. Kitabın o bölümünü bitirmeden kapayıp giderseniz geldiğinizde kimden bahsettiğini unutabilirsiniz. Kitabın karakterleri üzerine ayrı bir inceleme bile yapılabilir . Karakterlerin kendi dünyalarında kendi ana karakter olmaları ve en iğrenç yanlarından tutunda en saf hallerini görmemiz... Kesinlikle kurmacanın ve içsel hesaplaşmanın en güzel örneklerinden biriydi.
Kitapta bir kişi dışında diğer tiplemeler asla salt değildi. Yani kitapta hiçbir karakter salt