Macondo. İsmi bile insanın dilinde büyülü bir tat bırakıyor. Ne tam gerçek, ne tam hayal; zamanın durduğu, mümkünle imkânsızın dans ettiği, yağmurun yirmi bir yıl hiç durmadan yağdığı, kelebekler gibi insanların da uçabildiği o tuhaf yer. Gabriel García Márquez'in "Yüzyıllık Yalnızlık"ında, bu hayali kasabanın yedi nesil boyunca süren destansı hikâyesi, insanın ruhuna bir şiir gibi doluyor.
Buendía ailesi. İsimleri birbirine karışan, kaderleri birbirine dolanan, hepsi aynı yalnızlığın farklı tonlarını yaşayan bir soy. José Arcadio Buendía ve Úrsula Iguarán'ın kuşaklar boyunca uzanan soyağacı, aslında Latin Amerika'nın, belki de tüm insanlığın tarihinin bir alegorisi. Onların hikâyesinde, hepimizin hikâyesinden bir parça var.
"İnsan, yalnızlığı ilk kez ölümle tanır, ama onu her gün yeniden keşfeder." Márquez'in satırlarının arasından süzülen bu bilgelik, romanın da özünü oluşturur. Yalnızlık, Buendía ailesinin genetik mirasıdır adeta. Her biri, kendi içine kapanık dünyasında, başkalarıyla paylaşamadığı sırların, düşlerin, korkuların yükü altında ezilir. Onların yalnızlığı, sadece fiziksel bir izolasyon değil, ruhun en derin köşelerinde hissedilen o evrensel yabancılaşmadır.
Márquez, Latin Amerika'nın o kendine has atmosferini, büyülü gerçekçiliğin penceresinden bizlere sunar. Onun dünyasında doğaüstü olaylar öyle doğal bir şekilde anlatılır ki, okur olarak bizler de bu büyülü gerçekliği sorgulamadan kabul ederiz. Melquíades'in elyazmaları, Remedios la Bella'nın gökyüzüne yükselişi, Mauricio Babilonia'yı her yerde takip eden sarı kelebekler, Macondo'ya çöken unutkanlık salgını... Bunlar, Márquez'in kaleminde, gündelik hayatın olağan parçaları haline gelir.
"Zaman, sadece ileri gitmez; bazen dar bir çemberde döner durur." Roman, doğrusal bir zaman anlayışını reddeder.