“Bahçıvan ve Ölüm”ü okurken yalnızca bir kitapla değil, kendi hayatımın en kırılgan anlarıyla yüzleştim. Çünkü ben de babamı kansere kaybettim. Çocukluğumun en keskin hafızası, her gece odasına süzülüp nefes alıyor mu diye kontrol edişimdir. Bu sessiz ritüel, aslında ölümün gölgesinde yaşamanın ta kendisiydi. Kitaptaki anlatıcının kaygısında kendi çocukluğumun yankısını duydum. Ölüm, yalnızca hastayı değil; bütün bir aileyi içine çeken, zamanı parçalayan uzun bir bekleyiştir.
Heidegger, insanı “ölüme-doğru-varlık” olarak tanımlar. Yani varoluşumuz, bilinçli ya da bilinçsiz biçimde, her zaman kendi sonumuzun bilgisiyle yoğruludur. Ama sevdiğimiz biri söz konusu olduğunda bu bilgi, en çok reddettiğimiz hakikate dönüşür. Ben babamın öleceğini hiçbir zaman inanarak düşünemedim. Çünkü insan, en sevdiğini ölüme yakıştıramaz. “Bahçıvan ve Ölüm” işte tam da bu inkârın, sevgiyle örülmüş bir körlüğün izlerini açığa çıkarıyor.
Ölüm, sevdiğin kişinin bir anda yok olması değildir; ölüm, önce uzun bir bekleyiştir, ardından hâlâ yaşıyormuş gibi sürdürdüğün bir hayat. En sonunda ise, geride kalanla yeni ve kırılgan bir ilişki kurma çabasıdır. Freud’un dediği gibi, yasın görevi “kaybın gerçekliğini adım adım kabullenmektir.” Ama bu kolaylıkla gerçekleşmez; kimi zaman yas, kabullenmenin değil, sürekli reddedişin biçiminde yaşanır.
Anlatıcının babasının eriyen bedenini okuduğumda, kendi babam gözümün önüne geldi. On bir yıl boyunca kansere direndi; bedeni her gün biraz daha zayıflasa da, ben onun öleceğine asla inanmadım. Çünkü insan, ölüme karşı elinde kalan tek silahı kullanır: hayal etmek, yaşatmak, inkâr etmek. Bu kitap bana, ölümün yalnızca bir yokluk değil, varlığın biçim değiştirmesi olduğunu hatırlattı.
Mezarlığa gidememek, kabullenememek, hâlâ yaşıyor gibi hissetmek… Bunlar,