Berlin’i sevmek diye bir şey var. Ama’sız fakat’sız. Kalabalığına, karmaşasına rağmen ayak bastığım ilk günden beri bana iyi gelen bir yanı var Berlin’in. Ruhumdaki bütün dalgalanmaları dengeye çeken sağlam bir zeminde hissederdim kedimi orda yaşadığım dönemde. Müzeler adasında gezmenin, Unter den Linden’de yürümenin bir şiiri giymek gibi bir hissiyatı vardı. Farklı dünyalara yolculuk yapmayı henüz öğrenemediğim dönemlerdi. Edebiyatın ve sanatın insana boyutlar arası kapılar açtığını, bazı şehirlerin yüzyıllara tanıklık etmiş bir bilge misali ruhlarının olduğunu henüz keşfetmediğim zamanlar. Dijital günceme şöyle bir not düşmüşüm bir vakit; “trene binip de ‘Berlin’e gidiyorum’ demenin şiirsel bir hissiyatı var ben de”. Neden sonra ayak bastığım ilk günden beri beni bu denli sarıp sarmalayan şeyin Berlin’in savaşlara, krallıklara, diktatörlüklere tanıklık etmiş ruhu olduğuna kanaat getirdim.
İşte tüm bu düşünceleri ete kemiğe büründüren bir kitap okudum. Almanca ve İngilizce baskısının aksine kitabın adında geçmese de, Berlin’in yüzyıllık tarihine ışık tutan bir kitap bu.
İngiltere kökenli, Amerikalı yazar ve sanat eleştirmeni Kirsty Bell 2000 yılında Alman eşi ile evlendikten sonra Berlin’e yerleşir, iki oğlu olur. Mutsuz evliliğini sonlandırmasından sonra hayatında yaşadığı bazı değişimler onu bu kitabı yazmaya iter. Berlindeki evinin penceresinden görünen manzaradan başlayan bir hayal fırtınası, kütüphanelere, arşivlere, nüfus dairelerine uzanır ve ortaya şehrin tarihi, jeolojik yapısı, tanınmış ünlü isimler, yer yer edebi karakterler ile örülü muazzam bir anlatı çıkar. Berlin’in hayal dünyamdaki evrenini böylesine tamamlayan başka bir esere daha rastlamadım henüz. Kitapta adı geçen caddeleri, sokakları, metro duraklarını, binaları biliyor oluşum da okuma
Dip AkıntılarıKirsty Bell · Siren Yayınları · 2024150 okunma