Kendi küçük hayatlarını dar kafalı küçük formüllere göre yaşayanları, bir araya toplaşmış sürüler dışında var olmayan varlıkları, yaşamlarını başkalarının düşüncelerine göre kalıplara sokanları, kölesi oldukları çocuksu kurallar nedeniyle gerçekten yaşamayı ve birey olmayı beceremeyenleri düşününce bir iki kez acı kahkahalara boğuldu..
" İnsan denilen yaratığın zihninde yer etmiş olan ; kendi renginin inancının ve siyasetinin en doğrusu, en iyisi olduğuna ve dünyanın dört bir yanına dağılmış diğer tüm insanların kendisinden daha talihsiz konumlara sahip olduğuna inanamasını sağlayan o yaygın dar görüşlülük... "
"(…) Öldü ve dirilmedi. Nereye gitti bütün bunlar, niçin bu ateş söndü? Anlamıyorum . başımdan öyle büyük felaketler, kasırgalar da geçmedi. hiç bir şey kaybetmedim. vicdanımda hiçbir leke yok , ayna gibi tertemiz. niçin hayatım böyle harcandı gitti, tanrı bilir."
Oblomov içini çekerek devam etti:
"Biliyor musun andrey, benim asıl sorunum içimde ne yakıcı ne de kurtarıcı hiçbir ateşin yanmaması. hayatımda hiçbir zaman başkalarının ki gibi gittikçe renklenen, parlak bir güne çevrilen bir sabah olmadı; bir sabah ki yakıcı öğlesi geçtikten sonra yavaş yavaş solsun ve kendiliğinden akşama karışsın. Hayır , benim hayatım sönük başladı. Tuhaf , fakat böyle. kendimi bilir bilmez sönmeye başladığımı hissettim. (…)"
"İşte bu ahşap evimde, bir gece için de olsa, seni barındırıyorum; bir işe yaradığımı hissediyorum. son zamanlarda neye yaradığımı pek bilemiyorum da. belki yarın sabah soğukta uyanmanın bir anlamı olur, sana çay pişirmek gibi. ayaklarımın ucuna basarak yürürüm yataktan kalkınca. tahtalar gıcırdar. hayır, zamanla öğrenirim hangi tahtaların ses vermediğini. sonra ne yaparım? uyanmadı, çayın hazırlandığından haberi yok diye sevinirim. bütün hayatımı, en ince ayrıntılarına kadar düşünerek hesapladığım iyiliklerin hayaliyle geçirdim albayım. artık ne olacaksa olsun istiyorum.
Ses vermeyen tahtalara basarak ilerledim albayım; odanın kapısına varmak üzereydim. Hemen mutfağı düşünmeğe başladım: eski çayı musluğa dökerim; hepsini değil yalnız suyunu. ıslak yaprakları da çöp tenekesine. iki bardak, kaşıklar, tepsi, çay kutusu, demlik, şeker... (belki yaşantım kolaylaşıyordu; fakat, her olayı daha yaşamadan eskitiyordum böylece. üstelik hayallerimin içine itirazlar karışıyordu: kafamda gerinerek uyanan arkadaşım, kadınlar her şeyi başka türlü yapar, diyordu.) bu sırada mutfağa ulaşmıştım albayım. her şey düşündüğüm gibi çıktı: uyanan arkadaşım da, çay bardağına uzanırken, kadın özlemi dolu gözlerle baktı bana. (ne yapalım? kadınlarla birlikte yürütemedik hayallerimizi). yalnız çayla olur mu? dedi gözleriyle. biliyorsun, karımdan ayrıldım dedim (gözlerimle). sonra mutfağa gidip rafadan yumurta yaptım, ekmek kızarttım. fakat bir bezginlik gelmişti üzerimize. (ben de yorgun hissettim kendimi; mutfağa gidip buz gibi suyla bardakları çalkalamak içimden gelmedi. oysa, çaydanlığa biraz daha fazla su koyabilirdim önceden). hayalimdeki günleri bile böyle küçük hesaplarla geçirdim işte albayım. aklımın içini örümcek ağları sardı; kafamın sandalyelerinde elbiseler, gömlekler, çoraplar