Ölümden söz ederken aslında neden söz ederiz? Aramızdan ayrılan kişiden mi, yoksa kendimizden mi? Ya da yokluğun kendisinden mi? Öyle bir yokluktur ki bu; her boşluğu kendi yokluğuyla doldurur.
Onun bugüne kadarki varlığı, benim kendi varlığımı, hatta çocukluğumun varlığını doğruluyordu. Yokluğuysa hafızanın bütün mekanizmasını harekete geçiriyor. Uzun zamandır aklıma gelmeyen şeyler şimdi birer birer uyanıyor; onları ben uyandırıyorum — tüm bunların gerçekten yaşanıp yaşanmadığından emin olabilmek için. İstemli ve istemsiz bellek birlikte çalışıyor; anıların paslanmış çarklarını döndürüp bulanık yerleri temizliyor ya da kimi zaman yeniden uyduruyor.
Kabul etmeliyiz ki bu, vefat edene yönelik bir bellek çalışması olduğu kadar, kendimize dönük bir uğraştır da. Benmerkezci bir çabayla, birinin gidişinden sonra hayatta kalışımızı anlamlandırmaya, belki de kendimizi kurtarmaya çalışırız.
Bizi çocuk olarak hatırlayan son kişi de gittiğinde, hâlâ var olduğumuz söylenebilir mi?
Ölümden söz ederken aslında hayattan söz ederiz; evet, tam da onun o büyüleyici geçiciliğinden.