Dinlediğim ilk sesli roman olmasının yanı sıra, köyde, bahçede çalışırken okuma hızımı da oldukça ileri taşıdı.
Lise zamanında bir arkadaşımdan basılı halini ödünç almış, emaneti güzel koruyamamış ve hasarlı bir şekilde, özür dileyerek, yarım bırakmış hâlde geri teslim etmiştim. Yarım bırakmaları sevmem, o yüzden görünce hemen dinlemeliyim dedim.
Gelelim şahsi yorumuma...
Kitabın her yerinde karşıma çıkan şu propaganda paragrafları olmasaydı, günümüz, daha doğrusu 2013 Türkiye'si ile bu kadar bağdaştırmasaydım daha çok odaklanabilirdim diye düşünüyorum. Dikkatimi dağıtıp, yazarın ne yapmaya çalıştığını bir başka yazar olarak gördükçe 'Keşke bu kadar bariz yapmasaydın bunu, çarpıcılığını yitirmiş, öğüt vermeye, isyana dönmüş,' diye içten içe olumsuz düşüncelere kapıldım.
Gezi olaylarında yaşananlar bir yana, hayal ettiği, daha doğrusu eğer böyle olursa Ramanis Cumhuriyeti'ne dönüşürüz korkusu ona karanlık bir eğertopyayı göstermiş.
Siyasi görüşünü kitaba böylesine entegre eden ve karakterlerini de bu şekilde inşa eden bir yazar, bizi ekseriyetle tek tip düşünmeye iter, eleştirmenin çerçevesini daraltır.
Hâliyle, bu distopyanın içinde sadece baskıcı bir rejim ve ona başkaldıran eğitimli ya da eğitimsiz bir güruh var. Rejimin sadece akla yatkın olmayan kararnameleri bize gösteriliyor vesaire.
Bakış açıları daha zengin örülmüş, iki hatta üçten fazla yorum sunulmuş olsaydı kitap fazlasıyla ses getirebilirdi ancak burada her ne olursa olsun bir, 'Benim doğrularım bunlar ve haklı olduğum için siz de uyanın,' dayatması var. Bir eksiklik, yavanlık söz konusu. Distopyalar çelişkiler ve ikilemler içerdiğinde daha akılda kalıcı oluyor. Düşünmeye itiyor. Burada böyle bir ikilem söz konusu değil.
Kitabın sonu da ayrı bir düş kırıklığıydı zaten. Ana karakterimizin annesini