Onun öyküsü, yıldızların fısıldadığı bir sır, şarabın kadehlerde dans ettiği bir çağ ve kalemin kâğıt üzerinde aşk ile gezindiği bir zaman dilimidir.
Nişabur’un gökyüzü ;
11.yy ortalarında bir bahar sabahında
sanki bir sır saklar gibi hafifçe gülümsüyordu
1048’de, bu kadim Horasan topraklarında, Gıyaseddin Ebu’l-Feth Ömer ibn İbrahim el-Hayyam dünyaya gözlerini açtı
“Hayyam” lakabı babasının çadırcılık mesleğinden miras
["Hayyam” Arapça’da çadırcı ]
ama Ömer, çadırların gölgesinden çok evrenin sonsuz kubbesine âşık bir ruhtu.
Çocukluğu, Nişabur’un dar sokaklarında
ilim meclislerinin gölgesinde geçti. Matematik, gökbilim ve felsefe, onun genç zihninde birer kıvılcım gibi parladı
Henüz toy bir delikanlıyken, çağının en büyük bilginlerinden dersler aldı sayılarla dans etti, yıldızların yollarını okudu
Ama Ömer’in kalbi, sadece bilimin soğuk disiplinine değil, hayatın sıcak şarabına da tutkundu
Kalemi, hem denklemlerin kesinliğini hem de aşkın belirsizliğini taşıdı.
Selçuklu’nun görkemli çağında, Sultan Melikşah’ın sarayına uzanan bir yol buldu
Matematik ve astronomi bilgisi, ona sarayın saygın bir âlimi olma kapısını açtı. Celali takvimini düzenleyen ekibin başında zamanı adeta bir şiir gibi dokudu
Gökyüzünü okuyarak, insanlığın geleceğine bir ayna tuttu
Ama Ömer, sarayın altın kafesinde huzur bulamadı
Onun ruhu, özgürlüğün peşinde, bağlarda, bahçelerde, dost meclislerinde gezinmeyi seçti.
Rubaileri, işte bu meclislerde doğdu. Şarap, aşk, ölüm ve evrenin geçiciliği üzerine yazdığı dörtlükler, sanki bir kadehin kenarına işlenmiş nakışlar gibiydi.
“Bir kadeh şarap, bir güzel, bir bahçe yeter” derken, belki de hayatın karmaşasına karşı bir isyan bayrağı çekiyordu
Kimi onu bir hedonist sandı, kimi bir mistik oysa Hayyam ne tam bir hedonist ne de bir dervişti
O, gerçeğin