Buğra Acar

Buğra Acar
@BugraAcar
Nasılsa insanım? Nasılsa insandım! Okumak ve gezmek olası birsey. Peki kendini modernlik içinde sanıp da eli kitap yerine para desteleri taşıyanlara ne demeli ?
Özellikle nefret ettiğim bir şey varsa o da linç peşinde koşan güruhtur. Adam olan bir kişi bile görmedim içlerinde. Hatta bir terziyi haklamak için horozlanacak cesareti toplamadan önce bire yüz kişi toplanmak zorundadırlar. Korkaklardan oluşur; onu besleyen halk da aynı şekilde. Üstelik, yüzde doksan dokuz, şerif de onlardan biridir.
Düşünce ve Tartışma Özgürlüğü Üzerine Zorba ya da yozlaşmış bir hükümete karşı bir hak olarak “basın özgürlüğünün” savunusun artık geçmişte kaldığını ümit ediyorum. Çıkarları halkın çıkarlarıyla zıt bir yasama veya yürütme organının, halkın hangi fikirleri savunmasına, hangi fikirleri duymasına izin vereceği gıbı hiçbir makul gerekçesi olmayan bir tartışmanın bittiğini kabul edebiliriz. Bunun yanı sıra, problemin bu yönü tarihteki düşünürler tarafından o kadar başarılı ve fazlaca işlenmiştir ki, daha fazla incelemeye gerek kalmamıştır. İngiliz mahkemeleri, basın özgürlüğü konusunda bugünlerde her ne kadar Tudorlar dönemindeki gibi emir kulu olsa da ayaklanma korkusuyla bakanların ve yargıçların panik yaptığı dönemler dışında politik sebeplerle basın özgürlügünün kaldırılması mümkün değildir. Anayasal yönetime sahip olan ülkelerde, bu ülkeler halka karşı ne kadar s0rumlu ya da ne kadar sorumsuz olursa olsun, hükümetin düşünceleri sık sık bastırmaya çalışması beklenemez.
Düşünce
Dışarda, dokuztaş oyununda onu bekliyorlardı. Belindeki iki üç gündür yer etmiş ince ağrı gevşemiş, Çıtırtıyla çözülmüştü. Çözülme kandı demek. Koşan, bağıran, atlayan çocukluğuna doğru yayılıyordu kanamâ. İçeri girdiğinde annesi, odanın kıyısında, toptancıya iç çamaşırı dikiyordu gene. Çirişli bez kokusu toz toz dağılıyordu odada. Sardunyalar güneşte kırmızıydı. Nazan o gün tüm kırmızıları ayırmış, tek tek özenle görmüştü. Yerdeki, iplikleri seçilen, kilimin kırmızısı ölüydü. Gördüğü baskın kırmızılardan değildi. O gün Nazan kilimin öyle kırmızı olmadığını da öğrendi. Annesi güneş gelir diye perdeleri indirirdi, kilimi gölgeye almak için. Ne zaman solmuştu? İzleyememişlerdi anne kız. “Ne sandın ya, canım kızım benim? Büyüyorsun demek. Ağlama bakalım? Korkacak bir şey mi bu? Olur hep büyüyünce. Tonozun orda, dışarda koşuşturmanın bir sonu olacak, değil mi ya? Azar azar durulmanın başlangıcıdır. Sopalarla dükkân kepenklerinde gürültü çıkarmak yavaş yavaş bitecek. İki yıl ön. ce saçında kurdela durmazdı. Çocuk saçıydı. Geçenlerde Ni. gâr'lara giderken bağladım ya arkadan, elimde topladığımda tok tok geldi saçların. Kızım büyüyor dedim, ne iyi!” Bitmez tükenmez yoksulluk yüklenmeleri annesindeki gençlik öfkesini azaltmış, yerini dingin, sarıcı bir sevecenlik al mıştı. Bu da Nazan'ı durgunlaştırıyordu. — Ben hastayım, yatacağım, — Hadi canım! Çık dışarı, oyna. — Çıkmam, utanırım. — Çık oyna. Kim bilecek büyümeye başladığını? — Bilmeseler de bir yanımdan belli olur. — Yok yok, bir anneler bilir. — Selmin'in herkes bildi büyüdüğünü. Büyüdü bu kız artık, dediniz ya! Arsalarda oğlanlarla konuşuyor. — O başka. Annesi olmayanlar arsalarda daha çabuk büyür. — Anne, bu kanı durduralım, n'olur istemiyorum.
Ufak yapılı, kara saçlı genç bir kızkentin göz alıcı büyüklükteki apartmanlarının birinden çıktı. Derileri aşınmış çantasını omzuna yerleştirdi, hızla yürümeye başladı. Kat kat yığınlaşan yapıların bittiği sapaktan döndü, eğimli, geniş, asfalt yolun açıkta kaldığı yerde uzaktan deniz, kesin, düzgün, alabildiğine görünüyordu. Durdu, bir uçtan öte uca denizi gözlerinde toplamaya çalıştu Derin bir soluk aldı, gülümsedi. Büyük bir ağacın üstüne birikmiş sabah kuşları her yanı sesleriyle doldurarak birden uçuverdiler göğe doğru...
Yurdumun en bakımlı, en para harcanmış semtlerinde yaşayanlarda bir başka biçim “biz veririz”cilere rastladım. Üstelik yeteneklerinden ufacık bir kuşkuya düşmüyorla Çağdaş insanın biçimsel görüntüsüne öylesine Vurgun ki, İçeriğindeki sorumluluğu görmeleri olanaksız. “Niye olamadık seninle?” diye sormanın yersizliğini bilmiyordu. Bağdaşmanın çekirdeğini öğrenmediler, öğrenemezler de biliyorum. Ama bunlar her zaman vardı, gene de olacaklar. Akıl yoluyla bula kaybede çoğalacağız. Netseler bunu en. gelleyemezler. Bir de anlat diyor haspam. Benim kasabamı tu. ristik bir görüntü gibi sereyim istiyor önüne. Kendi yurdunun turisti olmanın kolay duygulanmalarıyla, el çırpmalarıyla bir vitrin seyrine hazırlanıyordu... Işim yok da... Zaten “TokatBi Bağ İçinde” türküsünü biriyle paylaşma isteğimin yanlış davranışıyla girdim işe. Sürdürmek olmazdı. Büyük kentler, adamı yılgın değil, güçlü ediyor. Ama ay lardan bir ay, günlerden birgün sılada bir türkü çağıran olu da has söyleyişi içine işlerse kişinin, başlıyor yanındakiyle konuşmaya. Yanlış burada işte. Değmeyenle konuşmak.