Kitabı ilk çıktığı aralar yoğun bir şekilde kitap satış sitelerinde gördüğüm için merak edip almıştım. Okuduktan sonra öğrendim ki o dönem hayli reklamı yapılmış ve kitap güzel bir pazarlama örneği ile okuyuculara sunulmuş. Sonrasında benzer konuları ele alan pek çok bilhassa yabancı ve birkaç yerli yazara benzerlikle, özenmeyle ya da onları taklit etmeyle itham edilmiş. Kitabın etrafında dönen bu hadiselerden haberim yoktu. Okuduktan sonraki araştırmalarımda gördüm olan bitenleri. O yüzden biraz sonra yazacaklarımı onların etkisiyle yazmadığımın bilinmesini isterim.
Sonda söyleyeceğimi baştan söyleyeyim iyisi mi: Kitap, bir ilk kitaba göre ve Türkiye şartlarında başarılı kabul edilmiş ama bol miktarda sıkıntılarla dolu fikrimce. Kendimce bu sıkıntıları elimden geldiğince ifade etmeye çalışacağım.
İlk olarak bir roman mı okuyoruz yoksa ansiklopedi mi buna karar vermek zor. Yazar ele aldığı konular hakkında hayli araştırma yapmış ve bunları tüm kitap boyunca mütemadiyen okurun gözüne sokup durmuş. O yüzden kitapta yoğun bir bilgi bombardımanı söz konusu. Yazar bu hususta işi hayli abartmış, kantarın topuzunu kaçırmış. Gereksiz tekrarlar da işin cabası. Bunun en büyük zararı ise karakterlerin sahiciliği üzerine düşürdüğü gölge. Öyle ki karakterler birbirinden bağımsız pek çok konu üzerine “engin” bilgilere sahipler ve durmadan da bu engin bilgiyi saçıp döküyorlar. Mevlevilikten girip İlluminati’ye, Kalaba’dan yol alıp tasavvufa, resimden sıçrayıp mimariye, felsefeden dinler tarihine… bir yığın konuya değinip hepsi hakkında hurda teferruatına kadar verilen bilgiler aslında bize karakterlerin değil yazarın durmaksızın konuştuğunu gösteriyor. Yazar kendini kenara çekmeyip araya mesafe koymayarak karakterlerin nefes almasına müsaade etmemiş. Onun için onların sahiciliği
Bir roman düşünün ki hem döneminin toplumuna, ruhuna ışık tutsun hem de insan denen girift mahlukun ruh dehlizlerinde sizi gezdirsin. “İçimizdeki Şeytan” söyledikleri, düşündürdükleri ve ihsas ettirdikleriyle çok katmanlı bir roman. Son derece karamsar, bedbin ve bir yanıyla da kötücül.
Hepimiz kötü müyüz? Değiliz, diyenler sadece uygun zaman ve zeminde sınanmamanın verdiği emniyet ve fütursuzlukla mı bu cevabı veriyorlar acaba? Garazsız ivazsız iyilik var mıdır? Korkaklıklarımız, beceriksizliklerimiz ve pek çok alandaki yetersizliklerimiz/acziyetimiz yüzünden her an sapmaya teşne varlıklar mıyız? Kitap tüm bu sorulara ve daha fazlasına olumsuz cevaplar veriyor neredeyse ve çok az ümit ve teselli bırakıyor geride.
Roman, başından sonuna kadar bir sıkışmışlığı, bunalmışlığı; bozulmayı ve kokuşmuşluğu anlatıyor. İçine doğduğumuz hayat denilen yeknesak iklimin insanda meydana getirdiği manasızlık ve anlam arayışı fakat bulamaması ya da bulduğu an aslında bulduğunun aradığı olmadığı hissini iliklerinizde hissediyorsunuz. Daha açılıştaki vapur sahnesiyle üstünüze yapışan bu his, şiddetini arttırıp tüm eser boyunca yoğunlaşarak ve ağırlaşarak size eşlik ediyor. Ömer bu dağdağa içinde Macide’ye sarılıyor âdeta. Macide kendi boşluğu içinde öyle hiç de eni konu düşünmeden kendini Ömer’e bırakıyor. Onlara karanlık, rutubetli, basık bir fon olarak İstanbul ve bir ev dekor oluşturuyor.
İşte bu noktada romanın baş kişisi olan Ömer’e ve onun dünyasına bakmak gerekiyor. Düşünceden ziyade duygunun; akıldan çok hissin galip olduğu biri Ömer. Önünü ardını düşünerek değil, anlık duygu ve düşüncelerle hareket ediyor çoğunlukla. Maymun iştahlı bir tarafıyla. O yüzden her şeyden çabuk sıkılıyor. Serbestiye alışık, bağlanmaya hazır değil. Buna arzu duymuyor değil fakat doğası başka telden