Ne var ki insan ölürken en çok hayallere geç kalıyordu. Vakit daralınca bütün kolaylar zorlaşıyor, mümkünler imkansızlaşıyordu. Böyle düşündükçe büsbütün gönül koyuyordum kendime. Ruhun büyük mesafeler katetmesine vesile olacak ufacık adımları atmayı akıl edebilmek için, ille de ölmek üzere olmak mı gerekiyordu?
Neyse ki sırrına babaanneler dahil kimselerin eremediği şu acayip alem, içinde çalkalanan hislerimizle birlikte hababam deviniyor. Biz bitti sandıkça başlamayı, durdu dedikçe dönmeyi, bizden azade ama yine de bizimle birlikte devridaimi sürdürüyor. Onun serkeş ritmi sayesinde kimse sonsuza dek aşık, dertli veya dehşet içinde kalamıyor. Her şey kendini usulca kendinden sonra gelecek olana devşiriyor.
Kötülük eden bir tek o olsaydı, ortada kötülük kalmazdı. Iki insan arasındaki kötülük sadece birinden mi çıkar? Kötülük iki taraflıdır. Onun yaptığı kötülüğü görüyorsun ama kendininkine gözün kapalı. Sadece o kötü olsa, sen hep iyi olsaydın ortada kin olmazdı.
Sonraki yıllarda geçmişi anımsadığında okul döneminde kitaplar ve resimlere ilk anda duyabileceği hayranlığın babası yüzünden yok olduğunu düşündü, çünkü babası küçük kızının her gününü aynı biçimde, aynı uzunlukta raporlamasını beklemişti. Oysa Clarissa çok sonraları tek bir neşeli anın bile yaşanan saatlerden çok daha fazla coşkuya neden olabileceğini ve bunu sayfalara sığdırmanın mümkün olmayacağını öğrenecekti.