Grange'ın kalemini tattıktan sonra başka polisiyeler kolay kolay tat vermemeye başlıyor. Hatta bırak polisiyeyi her hangi bir kitabı beğenme çıtanız da bir hayli yükseliyor. Çünkü Grange sade, akıcı ve yaratıcı yazarlığının yanında oldukça bilgi sahibi ve zeki bir yazar. Benzersiz kurgularının yanında Türkiye'den Nikaragua'ya kadar neredeyse her kıtanın kültüründen, insanından, siyasetinden ayak izi bulabilirsiniz. Psikolojik hastalıklara, insanlığın felsefik ve paleontolojik tarihine şamanizme uğrayabilirsiniz. Ve de en önemlisi bu bilgiler al bu da bilgi bak ben ne kadar bilgiliyim havasında değil. Karakterler ve kitabın akışına tamamen yedirilmiş bir şekilde sunulur. En sevdiğim yazar olmada zirveyi zorlayan Grange'ın 500 sayfalık bu kitabında kendi yolunda kendini kandıran, kaybolmanın eşiğindeki sorgu yargıcı Jeanne'in hayata tekrar inanma öyküsünü nefes kesici bir polisiye kurgusuyla okuyabilirsiniz. İyi okumalar...
Camus'nün ölümünden birkaç yıl önce kaleme aldığı bu eserin, yaşantısıyla yakından ilişkisi olduğunu düşünüyorum. Eser bir iç dökme biçiminde ilerliyor, iki karakter var ama biz sadece birisinin sesini duyuyoruz. Anlatıcı son tahlilde, popüler ve iki yüzlüce yürüttüğü yaşamından; düşmüş ve -en azından kendine karşı- daha samimi bir yaşantıya geçişini aktarıyor. Tabi kitap boyunca onlarca keskin kavrayış ve itiraf da, bu düşüşe eşlik ediyor.
Camus'nün özellikle son yıllarında, kendisi de bir Cezayirli olmasına rağmen Cezayir Bağımsızlık Savaşı'nda Fransa'dan yana tavır alması, oradaki direnişçileri "siyah ayak" olarak adlandırması ancak Fransa içeride ilerleyince annesinin başına ne geldiğini çok merak ettiğini söylemesi, Fransız entelektüelleri tarafından iki yüzlülük olarak değerlenmiş, ciddi eleştiriler almıştır. Sartre ile aralarında gerçekleşen ayrılık da Camus'nün iyiden iyiye yalnızlaşmasına sebep olmuştur.
Kitap bu bilgiler eşliğinde okunduğunda Camus'nün ölmeden evvel Fransız entelektüellerine yönelttiği yergi dolu bir savunma olarak görülebilir.