Tanıl Bora ve İletişim yayınları vesilesiyle harika bir kitap okudum. Oldukça yoğun ve baya da not aldığım bir kitap oldu. Çok verimli bir okuma oldu gercekten benim için. İslamı artık mevcut ulema ve vaizlerden sarf-ı nazar edip oryantalistlerden okumak gerek. Ki Şarkiyatçı Thomas Bauer de ulemanın ihtilaftan dolayı sebep oldukları mevcut hoşgörusüzlüğe karşı İslam tarihinin icindeki müphemlik kültürü üzerinde duruyor. Bauer'e teşekkür ve minnettarlık borcluyum bu çalışması sayesinde.
Başta oryantalistlere karşı toplumumuzda beslenen kötücül bakış ve önyargıları unutalım. Doğrudur Said'in de üzerinde durduğu bir ideolojik oryantalizm vardi. Ama Bauer ve bu çizgiden gelenler İslam kaynakları uzerinde ciddi çalişma yapan ve Avrupa-merkezci okumadan da uzaklaşan hatta bu eserinde dâhi yer yer eleştirisini yapan bir isim.
Farklı fikirlerden dolayı kan gölüne dönmuş bir Ortadoğunun ses vermesi gerek bu sese. Farklı olmanın ciddi zararları da beraberinde getirdigi bir inanc haritasi olan İslam dünyasına karşı Bauer İslam tarihinin icinden birbirine karşı hosgörülü olabilmiş bir toplum olduğunu hatirlatir. Ve bunu metin bazinda da derinlikli bir okuma olarak sunar.
Mesela Kuran boyutunda. Hiç unutmam Kürd mollalarının oldugu bir tartışmada mesele farkli kiraat okumaları uzerine gelmisti ve Suyuti'den konuşuluyordu. Sorumlu olan arkadaslardan biri "şey konu mahrem bir yere geldi" demisti. Halbuki Kuran Giris Kitaplatinda olan meshur konulardan. Yani bununla alakali bir kitap alin icinde bu mesele var. Neyse işte Bauer Kuran'ın bu kıraat farkliliklarini dâhi tanrının çeşitlemeli konusabilmesi üzerinden degerlendirip farkli yorumlara Yaratici'nin kendisinin değil sadece müsade ayni zamanda bunun zorumlu mümkümlugü olarak okuyor.
Ki bu okumasını Kurandaki çokanlamlilik uzerinden
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Yılar önce Kemal Burkay'ın Kürtler ve Kürdistan kitabındaki şu ifade ile dikkatimi çeken bir kitap olmuştu:
"Kürt halkı, Steinbeck'in "İnci" adlı romanındaki yoksul balıkçı gibidir: Elindeki nadide inci nedeniyle tüm soyguncu ve haydutların saldırısına uğramıştır."
Ondan sonra da kitabı okumaya kaç kez niyet ettiysem dr yarıda kaldı. Ta ki bir arkadaşla ortak kitap olarak seçme ile okudum. Ki yine Steinbeck'in o sorumlu ve naif kaleminden dökülen bir eser şaşırtmayarak.
Gündelik sıradan yoksul mütevazi bir yaşantının içinde dertlerinize derman olacak bir hayal kurarsınız. Ve hayaliniz bir incinin buluntusunda parlar gibi gelir sizlere. Ama toplumun ve insanların size karşıki değişimini fark edersiniz. Sadece insanların değil kurumların bile. Mesela bilgiyi/bilimi temsil eden doktor ile inancı/dini temsil eden kilisenin pragmatist ve çıkarcı yüzünü görürüz.
Yolsulların parıldayan umutları ne zamanki bir inci ile görünür olursa o zaman toplum için tehlikeli (!) olur. Ki karaltılar ve soygunlar da bunun peşindedir hep.
Ve ne yazık ki bu sürede insanın kendisine yabancılasmasına da şahit oluruz. Kadının eşinin bu değişimine acınası şahitligi gibi.
Insanlık bir kez daha o karanlık yüzünü gösterir. Ki nitekim incinin parıldayan yüzünde insanların o çirkef yüzlerini yansıtır yazar. Ve kahramanımızı psikolojik olarak da karmakarışık eden boyut da budur aslında.
Kadının incinin varoluşunda bulduğu labetler ve bunu temsil eden göğsündeki bebeği. Ve en son bu uğurda verilen bedel...
Ve derinliklerde boğulan o umutlar ve yerini alan buğulu hüzünler...