Gözlerinde zafer vardı, alnında gurur, kalbinde sevinç. Hiç kuşku yok ki o komutan kendisiydi. Hiç kuşku yok ki onur her zaman ona aitti. Peygamberinin sözleri çınladı Ayasofya’nın kubbesinde: “Kostantiniyye elbet fetholunacatır. Onu fetheden kumandan ne güzel kumandan, onu fetheden asker ne güzel askerdir.”
Ellerini Allah’a açmıştı Sultan, Roma imparatorlarının taç giydiği bu tapınakta, Roma imparatorlarını yenme onurunu kendisine verdiği için. Şükran günüydü, teslimiyet zamanı, dua anı. Ataları güneşin doğduğu yerden gelmişlerdi buraya. Asırlarca, asırlarca evvel. Demiri eriterek, dağı delerek, kayaları yol eyleyerek. Donmuş gecelerden, cehennem gibi gündüzlerden geçerek. Çatlamış dudakları, yaralı bedenleriyle. Susuz ve yiyeceksiz. Eğersiz atlarının sırtında. Başı kabak ve bedenleri üryan. Sadece cesaretlerini kuşanarak. Cesaretlerini ve akıllarını. Hayatta kalmak için. Ayak bastıkları her yerden sürülmek pahasına. Sürüle sürüle, sürmeyi öğrenerek. Görüldükleri her yerde öldürülmek pahasına, öldürüle öldürüle, öldürmeyi öğrenerek. Ve kılıcın ve inancın ve umudun ve açlığın yardımıyla. Eski tanrılarını eski topraklarında bırakarak.