Harun, köyünün tozunu toprağını, tarlalarını, rüzgârını, kayalarını; durgun, dümdüz, ağırbaşlı bozkırını ve ses vermez derin gecelerini de yanında getirmiş, onları gittiği her yere götüren bir çocuktu: kaşlar tozlu sarı, saçlar akşamüstü yeline tutulmuş ekin dalgalı. Pek konuşmazdı; çok şey biliyor, çok şey düşünüyor gibi suskundu. Tıpkı bozkır gibi... Bozkır da öyledir ya, bitip tükenmezliğinde, sararıp solmuşluğunda, güneşe, rüzgâra, kara, yağmura karşı sere serpe uzanmışlığında kendini gizlemeden ele verir de, koynunda sakladığı bir deresi, alçacık bir tepesinde yapayalnız bıraktığı bir ağacı, birbiri ardına devrilen tepelerinde ufku aramaktan yorgun düşmüş bir yoluyla pek çok sırrı saklar gibidir. Ne var ki ortada sır yoktur. Hepsi budur. Harun da buydu.