Hem de öyle hızlı kayboldu ki, bir an için karşımdaki şehir onun yokluğundan ibaretmiş gibi göründü bana. Hatta, o sırada betonlaşmış bir dünya hâlinde ufuk çizgisine doğru uzanıp giden bu yokluğun ağırlığını ben birdenbire içimin derinliklerinde hissettim de, belleğimin bana bir oyun oynadığını düşünerek, birazcık korktum sanki. Evet, işin doğrusu birazcık korktum ve çevremi kuşatan duvarların arasında, alelacele, bu korkuyu yenmeme yardımcı olacak bir şeyler aradım. Bakışlarım, kanatlarını yerlerde sürükleyen ağır yaralı bir kuş gibi oradan oraya sekti bir bakıma, oradan oraya kondu, oradan oraya uçtu ve sonunda gitti, sandalyenin üstündeki radyoya takıldı kaldı.
Ben de, ister istemez babamı hatırladım o sırada. İlkokulu pekiyi dereceyle bitirdiğim gün, radyoyu bana o almıştı çünkü; işten eve dönerken yeşil fiyonklu şirin bir paketin içinde getirmiş, getirince de âdeta kendisini benim karşılamamı istercesine kapıda durup zili değişik bir tatla uzun uzun çalmıştı. Hediye mediye beklemediğim için, ben o saatte her zamanki gibi odamdaydım tabii; yatağın kenarına çökmüş, küskün bir suratla sessizce oturuyordum. Annem de, hatırladığım kadarıyla, mutfakta akşam yemeğini hazırlıyordu. Sincap gibi koltukların tepesinde gezinip durma diye, arada bir kardeşime seslendiğini duyuyordum onun. Arada bir de, mutfağın rutubetli havasında eriyip giden tuhaf bir sesle, tuhaf bir şekilde öksürdüğünü duyuyordum. O sırada, bu sesler sayesinde evimiz birazcık canlanıyordu sanki. Başka bir deyişle, şehrin gürültüleri arasında büyüyen dehşet verici sessizliğinden kurtuluyor, kurtulunca da gidip yavaşça öteki evlerin sıcaklığına yaslanmış gibi oluyordu. İşte o zaman, uğul uğul uğuldayan geniş kalabalıklar hâlinde, nefesleri, kokuları ve kaderleri birbirine karışmış binlerce insan geçiyordu