Martin Eden bana göre tam bir “cahil özgüveni + aşırı ego + mağdur edebiyatı” karışımı.
Adam bir günde birkaç kitap okuyup kendini filozof ilan etti; herkesi küçümsedi, her şeyi eleştirdi ama en ufak eleştiriye bile dayanamadı. Sürekli “ben üstünüm” tavrı keserken bir yandan da kendini zavallı göstermesi kadar itici bir şey yok.
Başarılı olması bile adamın zoruna gitti; mutluluğu bile kaldıramayan bir karakter.
Hayatındaki her şey yüzeyseldi: ilişkisi, öpüşmeleri, sevgisi… Ruth desen zaten ruhsuz, derinliği olmayan, toplumun kalıbına göre yaşayan bir “iyi kız maketi.” İkisi de birbirini değil, kafalarındaki ideal versiyonları sevdi. O yüzden ilişkileri de kâğıt gibi ince kaldı.
Bence Martin ölmeseydi bile kendi kendini rezil ederdi.
Ego büyüyüp karakter küçülünce sonuç değişmiyor:
Haddini bilmeyen, mıymıy, alıngan, trip dolu bir adamın düşüşü kaçınılmazdı.
Özetle:
Martin Eden, felsefeci olmaya çalışan ama duygusal olarak ilkokul seviyesinde kalan, kendini üstün ama bir o kadar da gariban gösteren tam bir hanzo. İyi ki öldü, yoksa daha çok sinir edebilirdi.