Piyano eve getirildiğinde Osman Nuri Bey son derece keyifliydi. Kızına bir de hikâye anlatmıştı:
"Çingenenin biri oğlunun iyi yetişmesi için hafız olmasını istermiş. Fakat okuyup ezberlemesi için bir Kuran-ı Kerim alacak parası da yokmuş. Sonunda değerli davulunu satmış. Bir Kuran-ı Kerim almış ve bir de hoca tutmuş. Artık evlerinde her gün okuma sesleri duyulmaktaymış. Aradan bir hafta geçmiş. Baba bir de bakmış ki oğlan bir minderde sırtüstü keyifle yatmış, bir şeyler mırıldanıyor. Yaklaşarak kulak vermiş. Oğlan raftaki bal kavanozuna yalanarak bakıyor, bir yandan da 'Dal dal üstünde, dal raf üstünde, bir çanak bal' diye söylenip duruyormuş. Çingene baba sevincinden neredeyse uçacakmış. Oğlu hafız olmuş, hem de nasıl hafız. O da oğluna karşılık bir beyit atmış: 'Benim hafız ulum, benim karpuz ulum ürenmiş, her bir şeycikleri ürenmiş adam olmuş, satayım Kuran-ı Kerim'i de alayım ona bir davulu şerif."
Artık Enis Paşa Konağı'nın güneşi batmıştı. Hayat birdenbire değişivermişti. Dualara karışan hıçkırıklar taşıyordu her köşeden, bucaktan. İstanbul'un en ünlü mevluthanlarına mevlutlar okutuluyordu. Lokmalar dökülüyor, helvalar karılıyordu. Konağın cümle kapıları açıktı. Oluk oluk akrabalar, eş dost, tanıdıklar, ahbaplar, konağın fakir fukarası geliyorlardı. Kimse Münire Hanımefendi'yi ağlarken görmemişti çünkü o derdini yüreğine gömmesini, acılarına saygı göstermesini bilen, dini bütün, soyundan gelme terbiyesi sağlam, onurlu bir kadındı. Çoğu kimselere benzemeyişinin derinliklerinde bir Nakşibendi dervişi olması kadar, Allah'ın çizdiği kader yazısına saygısı yatıyordu. Paşasını kaybedişinin üzerinden bir ay geçmişti ki bir gün Hadiye'yi odasına çağırdı.
"Mavi gözlerinin öyle tatlı bakışları var ki Hadiye abla."
Hayri'nin sözleriydi bunlar. Acaba bu mavi gözle kendisine nasıl bakacaktı? Yüreğinin aynası mıydı bu mavi gözler? Nasıl tanıyacaklardı birbirlerini, nasıl yakınlaşacaktı? Yabancı sayılmasa da hiç tanımadığı bir kimseyle bir araya gelebilmek zor mu olacaktı yoksa aralarında doğuverecek bir sıcaklıkla hiç yabancılık çekmeyecekler miydi?
Vatanındaki gelenekler, yasalar böyle yapılmıştı, sürüp gitmekteydi. Kapı aralığında sorulan bir soruya evet denilecekti. Bu 'evet' hayat boyu sürecek bir beraberliğin tüm yükleriyle kabulü demekti. Hadiye'nin düşünceleri bu biçim yasalara yatkın değildi. Şehirlerde yaşayan insanların bir bölümü gizli gizli bu yasaları çiğniyorlardı. Gönüllerinin çektiği, gözlerine kestirdikleri erkeklerle mektuplaşıyorlardı. Kaçamak delilikler bile yapılıyordu. Gizlice mesire yerlerine gidiyorlar; oralarda buluşup, konuşuyorladı bile. Köylerde ise kaç göç yoktu. Köylü kızları için erkekleri tanımak, onlarla konuşmak daha kolaydı. Tarlalarda beraber ekin atıyorlar, beraber orak biçiyorlar, har manlarda beraberce döven dövüyorlardı. Fakat şehirli kızlar, hele dine saygıları, törelere bağlılıkları bulunan yüksek tahsilli bölümü, -tabii ki bu, eve gelen hocalardan alınan derslerle sağlanıyordu- büyüklerin isteklerine boyun eğmek zorundaydılar...
II. Abdülhamid kendisine İngiliz ajanı olduğunu sorduğunda; "Ben buraya kendi isteğimle, iki dostumu; İngilizler ve Türkleri barıştırabilmek amacıyla geldim. Bazı anlaşmazlıklar dolayısıyla bu iki arkadaşımın birbirlerine yabancılaşmış olduklarını üzülerek tesbit ettim. Aralarında herhangi bir dostluk ittifakının akid edilmesine engel olan meselelerin çözümlenebilmesi için gönüllü olarak hizmet vermeye talip oldum" diyecektir.