Özetle tarih elbette mecrasında olması gerektiği yere akıp gidecektir. Lakin bu tarih yazılırken bir kenara oturup bekleyenler tarihi yazanların gölgesinde kalacaklardır.
Ben bir mevzuyu anlatırken çok güzel anlattığımı, çok güzel izah ettiğimi, çok güzel misal verdiğimi düşünüyorum genelde. Sonrasında ise, muhatabımın da rahatını düşünerek hareket ettiğimi düşünürüm. Yani çok bencil hareket etmem. Ya da bu yazdıklarımın hepsini yaptığımı zannediyorum. Ama gel gelelim bu iyi olarak yaptığım şeylerde karşımdakini ikna edemeyince de hem üzülüyorum hem de sinirleniyorum. Şayet sinirimi belli edersem o bile rahatlatıcı oluyor benim için. Yok edemezsem, mevzu bana kalır ki bu da üzüntü ve ağırlık yapar bana. Peki bunları neden yazdım? Ben de bilmiyorum, yazasım geldi öyle. Sanki beni tanıyınca bir işinize yarayacak gibi, saçma sapan takılıyoruz öyle.
"Bir aydır keskin güneş altında, aç susuz yürüyorduk. Susuzluk açlıktan beter. Her milletten bütün esirler kendi dillerinde 'su, su' diye inliyorlardı. Nihayet bir su bulabilmiştik. Üstü yeşil bir tabaka kaplı, küçük bir su birikintisiydi. Etrafta sivrisinekler uçuşuyordu. Hemen karşısında davul gibi şişerek gerilmiş bir at leşi yatıyordu. Hepimiz birden kendimizi suyun başına attık, ellerimizle yeşil yosunları iterek suyu içmeye başladık. Hem de doya doya. Bir yanımda at leşi, öbür yanımda leş gibi yarı ölü, pis insanlar."