Bazen insana hiçbir şey hatırlamak kadar acı veremez, özellikle de mutluluğu hatırlamak kadar. Unutamamak. Belleğin kaçınılmaz intikamı. Herhangi bir iz taşınıyorsa eğer, bu bir zamanlar bir yara açıldığındandır.
Aslı Erdoğan kitabına neden bu cümlelerle başladın? Aklımızdan hiç çıkmasın diye mi? Eğer bir gün kendisiyle tanışma fırsatım olursa, bu cümlelerle beni olduğum yere mıhladın diyeceğim. Kitabı oturduğum yerden kalkamadan, su bile içemeden okudum.
İsminin yaptığı çağrışımla kitabın önce Issız Adam gibi bir hikâye anlattığını düşündüm. Kabuk Adam kendi dünyasında, içine kapalı, bağlanma sorunları yaşayan, bir yakınlaşan bir kaçan, güvensiz bir karakter olmalı herhalde dedim. Öyle çıkmadı.
Kurgu öyle enteresan ki, gerçek hayattan bir hikâye miydi, yoksa bir masalın bugüne uyarlanması mıydı; içimde kalan sorulardan biri oldu bu.
Yaklaşık iki yıldır Avrupa’nın en ünlü nükleer fizik laboratuvarlarından birinde çalışan bir kadının hikayesini kendi ağzından dinliyoruz.
Genç yaşta, bir kadın olarak böyle bir laboratuvara kabul edilmiş, müthiş entelektüel bir ortamda bulunan, bale ile uğraşmış, edebiyat dergilerinde öyküleri yayımlanmış, akademik olarak birçok ödül kazanmış bir süper zekâ…
Ama o kendisini şöyle tanıtıyor bize;
Oysa gerçekte ben, bunalımdan bir türlü kurtulamayan, hiçbir düşünceye inanca ya da insana bağlanamayan, sürekli huzursuz, karamsar ve yalnız biriydim…. Hepsinden önemlisi ölüme hazırlanan yaşlı bir kadın kadar umutsuz ve kırgındım.
Kendisinden ve aslında ‘yüce bir gönüllülükle’ o ortamda çalışmaya kabul edilen herkesten istenilen şeyin; hastalanmadan, üzülmeden, âşık olmadan, hiç teklemeyen bir jet motoru gibi çalışmak, çalışmak, çalışmak olduğunu anlatıyor.
Dışarıdan bakılınca, özenilen bir statüde olduğu düşünülen insanların,