Genç Bir Doktorun Anıları özellikle bu korona günlerinde doktorluk mesleğine ve doktorlara dair okunabilecek güzel bir kitap.
Kâğıt üzerinde dereceyle mezun olmuş ama pratikte hiç bilgisi olmayan bir doktor kendisinden çok daha deneyimli ve tecrübeli bir meslektaşının yerine atandığı için yerini doldurma endişesine kapılmıştır.
Köyde ki zor yaşam şartlarına alışmaya çalışırken bir yandan da bilinçsiz toplum ile mücadele etmek işleri daha da zorlaştırmaktadır.
Bu anlamda, kağit üzerinde ne yaptığını çok iyi bildiği fakat pratikte işe yarayacağını
bilmediği için girdiği ikilem bunalımını üzerinizde hissetmeniz mümkün.
Ameliyatların yapıldığı anda oradaymış gibi oluyorsunuz.
Mihail Bulgakov diğer kitaplarını henüz okumadığım fakat bu kitabıyla bile güçlü ve iyi bir kaleme sahip olduğunu anladığım yazar.
Bir İdam Mahkûmunun Son Günü yazarın idam cezası karşıtlığının göstergesi olarak ortaya çıkmış bir eserdir.
Victor Hugo bu anlamda suçu ne olursa olsun, bir insan ceza olarak ölümü hak eder mi? diye sorguluyor.
Tam olarak tanımadığımız ve tam olarak ne suç işlediğini bilmediğimiz bir mahkûmun idamına birkaç gün kala yaşadığı buhran ve psikolojik durumuna tanık oluyoruz. Geride bırakacağı kişilerin düşeceği duruma da ucundan değinmiyoruz.
Gayet sede ve anlaşılır bir kaleme sahip olan Victor Hugo ile bu kitapla tanıştığım için mutluyum ve yazarın diğer kitaplarını da aynı derecede merak ediyor ve güzel olduğunu düşünüyorum.
Cengiz Aytmatov, sadece cephede çarpışarak değil, cephe gerisinde de bütün bir ulus olarak savaşa karşı mücadele verildiğinin metinsel bir fotoğrafını çekmiş adeta...
Toprak Ana , daha çok cephe gerisinin fiziksel ve ekonomik sıkıntılarını ışık tutuyor. Öyleki bu sıkıntılar savaştan sonra bile etkisini gösteriyor.
Bu yönüyle, cepheye erzak yetiştirmek için yokluk ve açlıkla mücadele ederek çalışan çabalayan cephe gerisinde kalan insanların mücadelesini, kocasının cepheye gitmesi üzerine onun boşluğunu doldurmaya çalışan üç oğlu olan bir ananın gözünden anlatıyor...
Biz atalarımızın yaşadığı savaş zamanlarına tanık olmadık ama olsaydık tıpkı bu kitaptaki gibi günler yaşayacağımıza hiç şüphe yok.
Geçmişimiz savaşlarla dolu bir millet olarak bu kitabı okumak daha duygulu ve hüzünlü bir his bırakıyor.
Gabriel Garcia Marquez ustalığı ve farklı kurgusu sayesinde, olaydan seneler sonra cinayeti soruşturan bir dedektif gibi görgü tanıklarının ifadelerine yer vererek hikâyeyi çok daha etkili bir şekilde anlatıyor.
Kitabın ilk cümleleri ile Santiago Nasar' ın öleceğini bilsek de merak duygusu sürekli canlı kalıyor ve okuma zevkinden herhangi birşey kaybetmiyoruz.
Namus töresi, toplum psikolojisi gibi konulara değinen hikâyenin trajik bir gerçek olması da duygusunu daha da arttırıyor.
Katiller, Nasar' ı öldüreceklerini defalarca söyleseler de aslında cinayeti işlemeden durdurulmak istiyorlar fakat kasaba halkından kimse onlara inanmıyor.
Nasar' ın trajik sonu, kader mi? Şanssızlık mı? Yoksa duyarsız toplum mu? Belkide hepsi...
Akıllarda acaba sorusu bırakan, keyifle okunabilecek bir kitap.
d'Artagnan kraliyet ordusunun bir silahşoru olmak için babasının tavsiye mektubunu da alarak Paris'e gelir. Konakladığı ilk handa gizemli bir adamla karşılaşır ve babasının mektubunun çalındığını öğrenmesi ile hikayemiz başlar.
Tam da bu nokta okuyucuyu içine çeken ve son ana kadar canlı kalan merak ve heyecan okuyucuya ayrı bir tat veriyor
d'Artagnan'ın silahşor olabilmek için çıktığı macera dolu bu yolculuğa aşk oyunları ile bezelenen saray entrikaları da karışınca hikaye okuyucuyu daha da içine çekiyor.
Yazarın sade dili ve güzel kurgusu da bunlara eklendiğinde akıcı ve keyifli okunan bir hikaye karşımıza çıkıyor. Dolayısıyla sayfa sayısı ve kitabın kalınlığının bir önemi kalmıyor.
Alexandre DumasÜç Silahşor
Keyifli Okumalar...