Kitabın bana ne hissettirdiği ve ana hatlarıyla ne anlattığına dair kısa bir inceleme. Detaylı inceleme olması halinde, sayfalar dolusu anlatılabilir bir eser.
En baştan belirtmekte fayda var ki; ortaokul ya da liseye giderken tarih derslerinde uyuyan arkadaşlarımız için bir miktar sıkıcı olabilir. Benim için muazzam bir eserdi, çok büyük bir hazdı.
Devlet ana, bir çok edebiyat eleştirmenine göre; Kemal Tahir’in edebiyatta geldiği en üst seviye olarak görülür. 1967’de ilk basımı yapılan eser 1968 TDK roman ödülünü almıştır.
Kitap 1290’lı yıllarda bir cinayet hikayesiyle başlayıp, sonrasında Osmanlı beyliğinin kuruluş aşamasını anlatıyor. Tarihi bir roman olmakla birlikte Ertuğrul gazi, Osman bey, Orhan bey, Yunus Emre, Şeyh Edebali gibi tarihi isimlerin hikayede anlatılması beni acayip bağladı. Milli duygulardan mıdır nedir bilmem, beni etkiledi.
Kuruluş anlatılırken tabii ki o toplumdaki yaşayış, gelenek görenek, adalet anlayışı, töresi, ahlak anlayışı, insan tipi gibi bir çok konuya girilir.
Bana en sempatik gelen de kullanılan dildi. Kemal Tahir bazı bölümlerde geleneksel Türk destanlarına selam çakarken, bazı bölümlerde dörtlükleri ile Yunus Emre’yi konuşturması fevkaladeydi. Diğer karakterlerin konuştukları ağızda cabası.
Velhasıl tarihi roman sevenlerin muhtemelen çok severek okuyacağı 616 sayfalık bu eseri şiddetle tavsiye ediyorum.
“İnsanlar ne yana gitseler, ölümlerine doğru giderler,” demişti bir gün Şeyh Edebali… Salt ölümün yeri, biçimi değiştiriyordu. Rahat yatagında ölmek… Eşkıya tarafından tutulmuş boğazları zorlarken ölmek, en iyi dostunun pususunda… Cellat olarak doğmuş Pir Elvan’ın ellerinde ölmek…Karısının verdiği zehirle, kocanın hançeriyle ölmek… Sonra bu ölümlü dünyada para için çabalamak… Şu birkaç saat önce, anası Bacıbey’in Bilecik kapıcılarının ayakları dibine yem olarak saçtığı maden parçaları için… Korkunçlu nesneydi para… Böyle bir yem olmasaydı, bu kadar kolay alınabilmezdi bu Bilecik Hisarı…