"Ifade edilmeyen duygular hicbir zaman kaybolmaz.
Onlar diri diri gömülür ve patlamaya hazır bir bomba gibi vücudumuzda beklemeye devam eder. Fırsatını buldukları bir zaman da çok zararlı bir şekilde ortaya çıkıp kişinin hayatını cehenneme çevirir."
"Kuvayı Milliye, namuslu bir insanın yastığının altındaki tabancaya benzer, namusunu korumak için herhangi bir ümit kalmadığı anda, hiç olmazsa intihar etmeye yarar."
Son zamanlarda -tamamen öyle denk geldiği için- hep Nazi Almanyası sürecinden romanlar elime geçiyor.
Her roman aynı duyguları haykırıyor.
Satrançta bu haykırışa ek olarak, kamplarda ağır şartlarda ne denli calistirildiklari, nasıl zulmettikleri, insanların canının nasıl yaktıklarından bahsetmekle kalmıyor. Seçkin kişilerin kamplara itilmesinin yeterli işkence olamayacağına karar verip(!) onları birkaç eşyadan oluşan ızdırap dolu ruhsuz bir otel odasında tuttuklarını anlatıyor.
Yalnızlığın içinde nasıl boğulduklarını, sorgulamaya gelen kişilere ağızlarından çıkan her söze dikkat etmeye çalışıp 'psikolojik açıdan zalimce planlanan yöntemleri' yüzünden başaramama gibi yaşanmışlıklar..
.
.
Onun dışında elimdeki kitap kısaltılmış olduğu için çabucak bitti.
Anlatımı tabii ki kusursuzdu.